<?xml version="1.0"?>
<rss version="2.0"> 
  <channel>
<title>İmbat Haber</title>
<link>https://www.imbathaber.com</link>
<description></description>
<language>tr</language>
<copyright>https://www.imbathaber.com</copyright>
<image>
<title>https://www.imbathaber.com</title>
<url>
https://www.imbathaber.com/images/genel/logo_1.png
</url>
<link>https://www.imbathaber.com</link>
<width>315</width>
<height>90</height>
</image><item>
<title>Hoş geldin 25. yaşım!</title>
<description><![CDATA[Bu hayatta en keyif aldığım şeylerden biride yazmaktır. İşte bu yüzden, 25. yaşımı geride bırakırken, hayatıma dair bir iz daha bırakmak istedim! <br />
Bazen öyle güzel anlam dolu, duygulu anlar geçirirsiniz ki… Bazen de kusursuz sandığınız anlar ise kusurun kendisidir. Bu yaşımdan tek beklentim; bana doğru gelmeyen her şeyi yok etmek ve artık içimdeki şımarık kızdan biraz da olsa uzaklaşabilmek… <br />
Bazen 1 saniyeyi dünyalara değişmek istemezken, bazen de yok saymak istediğimiz koskoca anlar olabiliyor. Aslında yol; hepimizin farkında olmadan defalarca vurguladığı “ZAMANI DURDURMAK” ya da “ZAMANI GERİ ALMAK” kavramlarına çıkıyor.  <br />
Mümkün değil.<br />
O an kıymetli. Yani ŞİMDİ. Sonrası mümkün değil.<br />
Yaşadığımız anlar hislerimizin bütününü oluşturuyor. Bazen eksik, bazen çaresiz, bazen hüzünlü, bazen de dünyanın en mutlu insanı olabiliyoruz. <br />
İyi insanlar biriktirmek, kişileri kırmadan yüzlerinde gerçek bir tebessüm oluşturabilmek hepimizin asli görevi diye düşünüyorum. İnsanız. Huzuru, mutluluğu hak ediyoruz. <br />
Hoş geldin 25. Yaşım.<br />
Teşekkür ederim beni BEN OLDUĞUM için seven herkese.<br />
Teşekkür ederim gurur kırmayan, yapıcı olan varlığı ile beni mutlu eden tüm yakınlarıma… <br />
Hayatın; kaderden ziyade, dilediklerimizin bir bütünü olduğunu düşünürsek bu yaşıma kadar birçok arzumu yerine getirebildim. Ne mutlu bana. Ne mutlu bana bu hayatı mümkün kılan sevdiklerimin olmasına.<br />
İnsan bir günde büyür mü? <br />
Belki sadece 1 dakikada değişmem gerektiğine karar verdim. <br />
Bana neyin doğru, neyin yanlış geldiğini gözlerim kapalıda olsa görebiliyorum.<br />
Şimdi sıra uygulamakta. <br />
Zamanın mucizesine işte şimdi hiç olmadığı kadar inanmak istiyorum.]]></description>
<author>Berna Vatansever</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/berna-vatansever/hos-geldin-25-yasim/80/</link>
<pubDate>Wed, 10 Jun 2020 16:21:17 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Bir hayatımız var onun için</title>
<description><![CDATA[HAYATIN GÜZELLİKLERİNE ODAKLAN<br />
Söylemesi kolay, oluyorsa hayat güzel… Zengine daha da güzel… Fakir fukaranın halini sormayın gayri… Gerçekçilik ben bilincinin egosu tavanını aşmışken herkes kendinle meşgulken, duygudaşlık falan hikâyelerimizden bize kalan bir hatırlatmadayken ‘tok açın halinden anlamaz’ özdeyişi haklı çıkıyor bu vaziyette.  Lakin şu gerçekte var,  ekmeğin varsa, bir de kuru soğanın… soğana yumruk salla afiyetle ye…  Mevsimiyse domates ve de ucuzlayınca, zeytinyağı az da olsa bulduysan ekmeğini bandır bandır iştahla ye… Oh mis…  Parası olan etin en pahalısından alırken; sen de kemik al… kemik suyuna çorba kuvvettir unutmadan söyleyeyim. Böylece de protein hesabını çözdün demektir.  “Hayatın güzellikleri” derken: En büyük zenginlik ve güzellik sağlık… Gerisi boş, ötesi diğer bir bakış açısı… Hayatı kendi için yaşayanların çoğaldığı ben merkezli, bireyci bir dünyadasın belki.  Sen yine de birey olduğunun farkındalığında ses ver dünyana… İç sesin seni bir yerlere taşır mı bilmem ama sen yine de iç sesine güven. O ses vicdanın sesi… O ses sen… O ses dış benliğin sesidir.   Seni mutluluğa götürecek olan her neyse ona odaklan ve kendinle konuş. Öbür yandan seni mutsuz edenlerle uğraşma, enerjini boşuna tüketme ve sana değer verene, vakitsizliğinde bile sana vakit ayırana vaktini ver.  Arkadaşlarınla konuş, eşinin dostunun hatırını sor, eski sevgilini hatırla ve hatıralarından aldığın derslerle eskiyi yâd ederken gülümse geçmişine. Seni sen yapan geçmişine el salla… Sevdalarına aşklarına sevgine ve sevgisiz kalışına gücenmeden kendini sevmeyi, kendini iyi görmeyi bir kez olsun dene. <br />
ARABESK Mİ KÜLTÜLENME Mİ KÜLTÜRLEŞME Mİ?<br />
Sahi neydi arabesk?<br />
Arabesk sözlük anlamı: Arap tarzında yaşamaktır. Bizim entel dantellerin bilgi dağarcığındaki bilgilerince; gecekondu bölgelerinde yaşayanların yaşam tarzıdır. İçinde hep acılar hep yok yoksulluk ve özentiler, imkânsızlıklarla dolu bir yaşam, yaşamın kendisi gibi yaşar giderken yaşadığın biçimdedir. Nadirde olsa gecekondudan seslenen  ‘ben neyim ben kimim ben ne yapacağım?’ feryadında;  şans ve hırs varsa;  yürür gidersin lükse debdebeye. İşte o zaman paranın güldüren yüzü seni kucaklarken Almanya’da Pizza yerken bira içen bir kültürleşmede bulursun kendini. Bilemeyenler buna “arabesk” der. Hemen doğrusunu diyelim: Bunun adı Kültürleşmedir. Sosyoloji “böyle” diyor… Kültürleşmenin yanı sıra ufak bir ince ayrım farkında kültürlenme de var… Kültürlenme kavramı, farklı kültürden veya toplumun alt kültüründen gelen insanların birbirleriyle buluşması sonucu asıl kültür ve alt kültürlerde bulunmayan yeni bir kültür oluşmasıdır. Toplumdaki birey, kendi kültüründe bulunmayan yeni bir kültüre varmış olur. Örnek vermek gerekirse belli bir yaşa kadar köy, ova gibi kırsal kesimlerde büyümüş bir kişinin büyük kente edeceği göç sonrası kentte karşılaştığı kültürler ile kendi köyündeki kültürlerin birleştirmesi bir kültürlenmedir. Bunların öznesi sen ve ben… Onun için kendini ezik hisseden kompleksliye “dur be ya” demesini bil. Akademik anlamda konuş demiyorum ama “ondan sonra, ondan sonracıma “ diyenlere on bir” deyiver.  Hayatın güzellikleri söz eşelemekten değil, onunla gülebilmekte başlıyor çünkü.  Unutmadan; umudu hatırla, umut fakirin ekmeği ya…   Loto toto oyna birkaç saatliğine büyük ikramiye hayali kur… Hayal kurmakta güzeldir ve geçekleştirmek istediğine seni götürür. Eğer inanırsan ve istersen ve de hayallerini gerçekleştirmek üzere çaba sarf edersen umutların büyük bir olasılıkla gerçekleşir. Onun için arabeski bırak, kültürlen sen… Aksi takdirde ve güya duygularımızı dile getiren, ruhumuzu dinlendiren müzik yerine arabesk şarkılarla avunursun. O, kederden, sevgiliye hasretten, kavuşamamaktan beslenirken seni beslemez ona göre. Kaldı ki, arabesk şarkıları sana yıllarca dinletenlerin modası geçti ama o şarkıcılar,  senin dinlediğin o arabesk şarkılarından kazandıkları paralarla dünyalıklarını yaptılar. Onun için arabesk şarkı icatçıları kendilerini parayla beslerken,  sen onlarla beslene biliyor musun ona bak! Sen mutsuzken; mutluluk,  yalandan kederlerde değil ki. Seçim senin. Ya uyanırsın ya da arabeskin bittiği yerde bitmeye devam edersin! Kültürlen kültürleş ama arabeskleşme emi…<br />
SEN MUTLULUĞUN RESMİNİ YAPABİLR MİSİN ABİDİN<br />
Hayat senin hayatın ve salt bu yüzden sana güzellik sunan her ne varsa bul. Gülmeyi hicvetmeyi ve sanatı keşfeden bir bulmuşuna;  hayatın güzelliklerine sevinçle kucaklaş. Kendinle kalmak isterken birkaç kişi olma, yani onu bunu düşünme. “Bencil ol” demiyorum ama kendinle ilgili yapamadıklarını yap. Boş çene yapanlara, bir şey öğrenmediğin insanlara vakit ayırma ki kendine saygın sana kalsın.  Bir çocuğun gözlerindeki naif sevgiyi, dürüstlüğü düşün. O çocuğa, içindeki çocuğa sımsıkı sarıl. O senin en arı en saf halindir çünkü. Sağlığına şükret. Sevdiklerinin sevinçlerine, kederlerine ortak ol ama onların yedek parçası olma. Sen ol ve bul kendini o sendeki sen,  sende hep var. Yaz çiz ve illa ki oku… Kitap oku, okul oku ve bundan sebep göreceksin ki hayatın anlamını daha iyi okuyacaksın.   Yarı aydın kimselere “aman bu da bişe değilmiş” derken içinden sen(!) kendin olmaya başladığınıda göreceksin ve o gözünde büyüttüğün kimselerin gerçek yüzünü de. Mutluluk için reçete yazılmıyor vesselam ama akıl baki olanı fısıldıyor sana. Borç harç biter bir gün elbette… Fakat hayatta bitiyor unutmadan dip not olarak düş alt belleğine.  Ne demiş Nazım Hikmet Abidin Dino’ya : “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” O resmi sen enstantanende yakala ve deklanşöre bas ve gör ve de mutluluk nereden neye baktığına bağlı gerçeğini fotoğrafla.<br />
İŞTE MUTLULUK REÇETESİ<br />
Mutluluk kavramını çözerken iş aş gerçeğine birileri sana “nasıl vaziyet” derken de yılmadan usanmadan iş ara. Bu zamanda iş bulursan aş da bulursun, artık işinin durumuna göre aşın ve hayat tarzın ona göre şekillenecektir. İzmir Büyükşehir Belediye şirketleri kendi internet sayfalarında “iş verecek ve işçi alacak” diye ilan vermiş. Çok iyi hatta pekiyi bir haber bu!  Bundan sebep bu işsizlikte epey insanın yüzü gülecek ama kimlerin? Konusuna vakıf birileri işsiz gezerken, hayatın realitesinde ‘borç harçla’ boğuşurken duyan bilen var mı onları acaba? Şunu bunu bahane edip, salt ünlü diye birilerine ekmek kapısı açılırken; gerçek ihtiyaç sahipleri ve konusunda yeterli ve deneyim sahibi kimseler göremezden gelinmesin hatırlatayım istedim.  Zira bunları da tarih yazar ve yazarlarda yazar… Gerçek yazar nasıl edebiyat tarihine geçiyorsa yoksulluk edebiyatı yapmadan çaresizliğini dile getiren insanların hali de yazılır vakti geldiğinde elbet. “Kafa karışıklığı onun bunun bir şeyler”  demesiyle oluşabilir lakin aslolan, insana saygıyla yaptıklarına bakılmalı o insanın.  Kendi adıma biliyorum ki gerçek aydının seyirci kaldığı bir yozlaşmada yarı aydınlar ve salt popüler kültüre hizmet edenler ve de televizyonlarca ünlenenlerin dünyasında şahsen mutlu falan değilim. Mutluluk benim için ve herkes için sosyal devlet anlayışındaki sosyal demokrasiden bahsedenlerin görüp bakamadığı kavram kargaşasındaki gerçek değil çünkü.  Benim mutluluğum ‘diken üstünde’ olmayan bir yaşamda, borçsuz-haçsız oluşumla ve beni ben yapan işimle çoğalacağım şekil ve zaman ilişkimdeki yer gün ve zamandır.  Hayat gailesiz, hayatın sevdirecek yüzündeki insanların varlığıdır bir yandan da mutluluk. Mutluluk izafidir ama insanın kendi gerçeğine ilaç bulamadığı bir argümandadır çoğulculukta.   Ve en çokta ve de herkes gibi benim mutluluğum kimseye muhtaç olmadan en temel ihtiyaçlarımı karşılamak ve hayatın başka güzelliklerinden farkına varıp her gün umutsuz yollara düşüp, umuda tutunarak umutlarımı ‘un ufak’ etmeyen insanların varlığıdır. Bilmem anlatabildim mi?  <br />
 <br />
 ]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/bir-hayatimiz-var-onun-icin/79/</link>
<pubDate>Tue, 24 Sep 2019 17:06:18 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Kendisi için varlık</title>
<description><![CDATA[VARLIK VE HİÇLİK<br />
Hayatı anlayıp anlamdırma cabasında hiç kimsenin bir başkası yerine ölemeyeceğini anlayıp, ölümü olduğu kadar hayatı da kendinin kılmaya çalışmak insanın yaşayan varlık olarak altın kuralladır felsefenin değişmezlerinden.   Felsefi açıdan da tümevarımsal bir yürütme biçiminde doğa bilimleri ve sosyal bilimlerden etkilenen yine insandır ve insan zekâsıdır. Onun içindir ki zekâyı insana özgü nitelik ve niceliklerde baş tacımızda tutarız. Buradan çıkarım yapacak olursak zeki insanlarla insanlık yol alır. Kendisi için zeki olanları buradan ayırıyorum. Zekâsını insanlık için kullanan bilim insanlarını da her daim minnetle anıyoruz. Epistemolojik açıdan insan varlığı bilgiyle harmanlanırken, hayat yaşayış tarzı ve deneyimle harmanlanırken; ben sen o biz hepimiz betimlemelerimizle hayatımızın içinde ilerlerken bilge olabilir miyiz? Bilge kişi olmak için okumuş olmak, yazmak ya da akademilerde dirsek çürütmüş olmak mı gerekiyor sadece? Gelgelelim herkes bilirkişi herkes bilmiş! Gerçekte öyle mi? Olabilir mi böylesi bol keseden dağıtılmayan ama söke söke alınan bilim ve bilimin insanı içine çeken amaç ve insana hizmet. Bilim insanı, insanlık için çalışan hayatın amacını belirleyen ve insan geleceğine odaklanmış kişidir vesselam… Her birine selam olsun… Tüm ölmüş bilim insanlarına da Allah’tan rahmet dilerim… Edison’a müteşekkirim zira. Ve  tüm bilim insanlarına da.<br />
HAYATIN KENDİSİ İNSANLA<br />
İnsansız bir dünyada tek başına olmak düşüncesi bile ürkütücü…  Bomboş bir dünyada tek tük ve ilkel insanla olmakta zor olsa gerek. Kalabalık insan topluluklarında olmak insanın insanca yaşama katkısında. Katıksız evla ama; ama’sı insan öbür insanı değil kendi insan yanını bulmadan yaşayıp gidiyorsa; dünyada yaşıyor mu  o insan acaba? Ya da yaşadığını mı sanıyor! Bu tiplerden o kadar çok var ki… Bu gibiler anca kendileri için yaşayan, benciliğin en üst kademesinde kendine insaflı olarak yaşayıp gidiyor bu dünyada…   Yaşamın gelip geçiciliğinde salt kendi yolunda mı insan? Elbette herkes kendi işine bakacak. Fakat seni de görmezden gelmeyecek. İnsan diyalektikle var olursa ne ala. Sonrası:  Ya sonra? Her insan ölümlü değil mi ama. Bundan sebep ortak bilinçle hiç tanışmamış bir zihin Piaget’in Ahlak Gelişim Kuramından bir haber yaşar veya yaşamaz.  Bundan ötürüdür ki kendi öz benliğini ve  ahlakı algıladığı bir biçimde yansıtır  ve yaşam şekline göre hayatına taşır  insanoğlu.<br />
Bir kadın düşünün ki,  genç yaşında dul kalmış ve çocukları için adeta ‘saçını süpürge etmiş’ ve ömrünü çocuklarına adamış… Var mı öyle kadınlarımızdan? Hem de sayamayacağımız kadar çok. Tarla da fabrikada ev içi temizlik işlerinde günü kurtarmak telaşıyla; bir lokma ekmek için çalışmış durmuş. Evlatlarından hiçbir karşılık beklemeden, çalışmak için kendini var edip, çalışırken kendini yok sayan bir değil birçok kadın… Kadının hası ekmeğin hası gibidir, anne kokusu buradan mı gelir evlatlara? Baba sözcüğü bile ağız dolusu baba çağrımızla varlığıyla bize kol kanat gererken çocuk olmak isteriz çekirdek ailemizin bizimle olduğu o yerlerde ve yeniden ve de her daim… Kim tasasız gamsız çocukluk günlerini özlemez ki… Çocuk evin neşesiyse ve toplumun geleceğiyse aile içi güzellikle toplumsallaştığı okulla var olurken yetişen insanın ta kendisidir.<br />
İNSANLAR ÇEŞİT ÇEŞİT<br />
“Kimi insan doğuştan mı şanslı” diyor şansla tanışmamış bir diğer insan? Ya da açgözlü! Kendi şansına daha çok daha fazla katmak, karşısındakine ne olmuş ne bitmiş düşünmeden “hep ben hep ben” diyerek, duygudaşlık yoksunu olarak çevremizde dolanır durur. Yardımseverliğin insanı insan yapan yanına uğramadan kendisi için yaşar bu gibi tipler. Boş konuşur, kendiyle ilgilidir dünyası. Susmak nedir bilmeyen böyleleri sizi kendi özel hayatına dâhil etmez ama her bir iç derdini size nakleder. Sizinle yüz yüze görüşmese de hemen her gün telefonla içindekileri kusar size. Her kim onu kızdırmışsa kötüler de kötüler. “Kötü kimdir gerçekte” dersiniz insani düşüncelerinizde. Böylelerinden uzak durmakta fayda var… Çünkü külliyen zarar… Kendi için size negatif yükleyen ve aynı şeyleri ısıtıp ısıtıp önünüze koyanlar bencilden öte kötüdür. Kötü sizin ne olacağınıza bakmaz, kendi çıkarı her neyse sizi araç olarak görür. Kıskançtır da. Acımasızdır ve yalandan sevgi gösterisi yapar ama aldanmayın siz ona. Bir de entrikacılar var… Bular da çok tehlikeli tipler. Şiddetçiler ve şiddeti yaşam biçimi olarak hayatının merkezine oturtmuşlar da ibadullah…<br />
İZMİR DE SANATÇIYA SALDIRI<br />
Biz eskiden kötü bir laf etsek, “ağzına biber sürürüm” derdi annelerimiz. Demek ki eğitim ailede başlıyormuş. Ünlü oyunca Şevket Çoruh ve Murat Akkayonlu tiyatro oyunlarını sergilemek için gittikleri İzmir’de talihsiz bir olay yaşadı. Sokak hayvanlarına zarar veren bir grubu uyaran oyuncular saldırıya uğradı.<br />
İzmir’de insana ve diğer yaşayan canlılara zara veren şiddet saldırıları yakışmadı!  Kaldı ki şiddet ve türevlerinde sanatçı duyarlılığındaki olgular; hiçbir canlıya şiddet göstermez ve gösterini de uyarır gerçeğindeyiz.  Gerek sanatçıya gerekse hem insana hem canlıya yapılan her tür şiddeti kınıyor ve İzmir gibi medeni bir şehirde bu gibi tiplerin nereden hangi kültür ve şiddet öğesinden beslendiğini merak ediyoruz.  Nerdeyse dilimde tüy bitti şiddet var şiddet diye… Kim dinledi ki beni!  Bir dinleyin bakalım hele… Gelin hep birlikte şiddettin üzerini çizelim çağrıma kimse ses vermedi ama yılmadım. Çünkü şiddet devam ediyor ve bu böyle gitmez. Şiddete dur demekle boş söylemle de bu iş çözülmez. Eğitim eğitim ve çareler demeye devam ediyorum… Edeceğiz değil mi?<br />
İZMİR BÜYÜK ŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI TUNÇ SOYER’E BİR YAZARDAN HOŞ OLMAYAN SÖZLER<br />
Sana ne be kardeşim belediye başkanımızın İzmir’in 9 Eylül Kurtuluş gününde verdiği resepsiyonda yaptığı danstan!? Sana ne… Hem dans etmek güzeldir. Ruha iyi gelir… İsteyen dansta eder, hora da teper…  Dolayısıyla başkalarında açık arayan ve böyle beslenen negatif düşünceli kimselere de müzik dinleme ve dans terapisi tavsiye eder psikologlar. Ayrıca dans stres atmaya birebir, şahsen denedim iyi geliyor insana.<br />
Gelgelelim köşe yazarının yaptığı o çirkin tanımlama; ayıp kaçıyor seçilmiş ve hizmet için var olan farkındalığı yüksek ve de insanı kucaklayan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’e ne demeye ve ne için eleştirinin dozunu kaçırıyorsunuz?! O yazar kimliğindeki beyefendinin ayıptan haberi var mı bilmem ama söylemleri ayıp işte. Üstelik dans etmekte insanca ve toplumumuzda ve birçok toplumlarda; düğünde dernekte yaptığımız beraberlik bilincinde bir kültürdür.  Üstüne üstlük Tunç Başkan HALK adamı, HALK insanıdır. Sendir, bendir… Bencil değildir… Olduğu gibi bir kimliktir görünen hissedilen var olanda. Ki insan yanı olan herkes oynar da ağlarda… Oynamakta insana öz, ağlamakta ve üzülmekte…  Eleştirinin boyutunu kaçırmak ve hakarete varacak sözler etmekse insan olgusuyla bağdaşmıyor. Onun için insan için kendisi için varlık olan insan, başkalarını rahatsız eden hal ve tavırlarını toplumsal normlara göre yaparken de bazılarının hışmına uğrayabiliyor. İnsan olmanın gerekliliğinde başkalarına zarar vermeyen, hatta faydası dokunan insanla güzeldir dünya… Ötesi laf ki ne laf… kısacası lafı-güzaf.<br />
 <br />
 ]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/kendisi-icin-varlik/78/</link>
<pubDate>Mon, 16 Sep 2019 12:42:49 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Eylül ve hüzün</title>
<description><![CDATA[EYLÜL VE  HÜZÜN OLSA DA BİR DİLEK TUT BENİM İÇİN<br />
  <br />
Hazânı anlatan, ayrılığı ve hüznü çağrıştıran bir kopuşta sonbaharın sararıp dökülen yaprakları gibidir yüreğimizdeki burukluk Eylül’de.<br />
“Yine hazân mevsimi geldi. Yine yapraklar rüzgârların peşi sıra gidecek. Yine deli gönlüm yine bu mevsimde… Hicrânını yalnız başına çekecek…” demiş şair.<br />
 Sonbaharın Başlangıcı Eylül Ayı’nın gelişiyle kış göz kırparken mevsimine, Eylül de insanlar döner şehirlerine…  Boşalan şehirler hareketlenir, alışverişler kıpırdanır ve hayatın başka başka yüzleri ”merhaba” der yenilenen mevsimdeki hayata... Gelecek umutlarına yelken açan çocuklarımız için okul zili çalacaktır Eylül’de. Okul zamanı gelmiştir ve çok aile ikamet ettikleri adreslerine geri dönmüştür. Gerçi her aile tatil yapmıyor daha doğrusu tatil yapamıyor(!) malum ekonomik sıkıntılar. Gerçi tatili geçtik; deniz yüzü görmeyen çocuklarımız da var. Üstüne üstlük bazı çocuklarımız, tütün tarlasında,  sanayi sitelerinde, marangoz atölyelerinde, tekstil işlerinde kaçak işçi olarak çalışmadı mı? Halen de güç gerektiren zor işlerde çalışmıyorlar mı çocuklar?   Kimi çocuk bakkal çırağı (ki bakkal da kalmadı artık) kimi çocuklar da son günlerde çarşılarda moda olan müzik arayışlarında flüt ya da kendi icatları olan sözde davul sesi veren bir plastik kovayla; müzik yaparak para kazanmaya çalışıyor!  Hâlbuki her okul çağındaki çocuk, ders başı yapacağı günü, dolayısıyla sosyalleştiği okulunu, arkadaşlarını özlüyor ve eğitim için yarınları için eğitime başlıyor ve de yarınlara hazırlanmak istiyor. <br />
İlkokul öğrencilerinin okula gitme heyecanı, anne ve babaların ‘ceplerini yakan masraflar’ ve hayat pahalılığında kitap defter ve forma almak için harcananlar her velinin bütçesini sarsıyor ister istemez. Üniversitelerin de yeni öğretim yılları açılırken kolaylık dilemeden olur mu dar gelirli ailelere? Yeni öğretim yılında tüm öğrencilere başarılar dilerken, “her çocuk okullu olsun” diyemeden geçemiyor insan.<br />
GÜNDEM SÜREKLİ DEĞİŞİYOR<br />
İstanbul ve Ankara da kayyum tartışmaları ve açıklamalar hayatın realitesinde ama başka açıdan da siyasi hayatımızdaki gündemlerden.  İstanbul’a da Ankara’ya da İzmir’e de kayyum söz konusu olamaz çünkü başkanların icraatları ortada ve duruşları da görünen hizmet yüzünde. Belediye Başkanları şehirleri için ‘canla başla’ çalışan başkan kimliğinde. Üstelik İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’da pazar günü yaptığı açıklamada,  “İstanbul, Ankara ve diğer şehirlerde böyle bir şey söz konusu olması mümkün değil” dedi.    Gündemin başka bir sürekli değişeninde; Diyarbakır’da oturma eylemi yapan anneler ve onların nereye götürdükleri belli olmayan çocuklarını geri isteyen anneler var.  O annelerin feryatları içimizi sızlatıyor… Henüz çocuk sayılacak yaşta kaçırılan çocukları için anneler ağıt yakıyor Diyarbakır’da. Bundan yıllar önce İstanbul Taksim’de seslerini duyurmaya çalışan Cumartesi Annelerini hatırlattı o zamana tanıklık etmiş duymuş olan annelerin feryadını. Şimdi ise Diyarbakır’da çocuk yaşta evlatları teröristler tarafından kaçırılan, ana kucağından alınan çocukları için ağlıyor anneler…  Allah tüm annelere acı yaşatan PKK denilen teröristleri helak etsin…<br />
ŞEHİT ANALARIMIZIN GÖZYAŞLARI VAR AMA ÖNCE VATAN SAĞOLSUN BİR ÖLÜRÜZ BİN OLURUZ VATANIMIZ İÇİN BU CANLAR DA  FEDA OLASUN<br />
Terörist PKK vatan bekçilerimiz askerimizi, polisimizi kurdukları pusularla ve kahpece alçakça şehit etti…   Evladını şehit veren anneler babaların için için olsa da yürekleri evlat acısında yanacak elbet ama “bir ölürüz bin oluruz, vatanımız için canlarımız feda” demeyi de yıllardır sürdürdüler.    Şehitlerimizin annelerinin evlat acısında gözyaşları dinmiyor ama şehit analarımızın çoğu teröre inat dik duruyor ve “o hainleri, o terörist alçakları sevindirmeyeceğiz” diyor.   Şehitlerimizin ruhlarını yâd ederken, Şehit Analarımızın Çığlıkları adlı kitabımda röportaj yaptığım şehit annesiyle konuştuğumda; tüylerim diken diken olmuş,  annelerimizin VATAN aşkına şahitlik etmiştim. Şehit Annelerinin vatan sevgisini görerek, teröre bin kere lanet etmiştik ve edeceğiz. Gözü yaşlı annenin söylediği bir söz gönlümü derinden yaralamıştı.  Şehit annemiz ağlamaya başlayınca bir gözünün ağladığını, diğer gözünün ağlamadığını görmüş ve annemize “dilerseniz röportajı bitirelim” demişim.<br />
“Yok kızım, oğlumun şehit düştüğü günden beridir ağlıyorum ben.  Gözüm ağlamasa da yüreğim ağlıyor… Sol gözümün göz pınarı ağlamaktan kurudu… Sağ gözüm ağlıyor ama sol gözüm ağlamıyor… Sen yaz kızım, bizim çığlığımızı duymayanlara duyur, gözyaşlarımız sel olup aksa da, ana yüreği yansa da, şehitlik Allah katında çok yüce bir mertebe…  Her şehit anası ve ailesi evlat acısında ama biz şehit analarının metanetini ve vatan sevgisini de yaz. Çünkü biz  “önce vatan” diyoruz.        Bu söyleşiler sonucunda ve yazdığım kitap vasıtasıyla onurlu şehit anamızın dik tuttuğu başını ve önce vatan sevgisini tüm Türkiye bilsin istedim…  Şehit Analarımızın anne ellerinden öpüyor, tüm şehitlerimizin hatıraları önünde saygıyla eğiliyor, şehit annelerinin dediği gibi “bu terör belası bitsin, analar ağlamasın… Kahrolsun terör” diyorum.<br />
Ayrıca ağlamak ayıp değildir çünkü ağlayan göz, yüreğin sessiz çığlığıdır… Evladı şehit olmuş anne ve baba evlat acısı ciğerlerini dağlasa da “Vatan Sağ olsun” diyor ve VATAN AŞKIYLA yine diyor ki: “Türkiye Cumhuriyeti kolay kazanılmadı. Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının ve Türk Milleti olarak kanla canla çizdiğimiz koruduğumuz bu topraklardan ödün vermeyiz bizler. Onun için evlat acımızda da olsa önce VATAN ve dünya döndükçe VATAN sağ olsun…”<br />
BUGÜN 9 EYLÜL İZMİR’İN KURTULUŞU BİR DİLEK TUTUYORUM<br />
İzmirli bir İzmir kızı olarak 9 Eylülü çocukluğumdan beridir hep kutladık İzmirlilerle ve ailecek.  Doğum günüme denk gelen İzmir’in Kurtuluş günü beni daha bir hareketlendirirdi hep.  Şehrimizdeki ve okulumuzla birlikte yaptığımız resmigeçit törenlerine katılır, şanlı Türk Bayrağımızı omuzumuzda taşırdık… İlla ki gururla ve coşkuyla…  Bazen de Türkiye Haritasını taşırdık biz öğrenciliğimizde.  O törenlerde taşıdığımız Türk Bayrağımız ve Türkiye haritamız ülkem gibi ulu ve görkemliydi.  Bizim çocukluğumuzda ve genç erişkinliğimizde; 9 Eylül İzmir’in Kurtuluşu törenleri muhteşemdi ve bu muhteşem 9 Eylül İzmir’in Kurtuluşu törenleri hep olacak… Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün dediği gibi: “Benim naçiz vücudum, bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet payidar kalacaktır.” İzmir’im 9 Eylül İzmir’in Kurtuluş Bayramı kutlu olsun…<br />
Dilek tutma âdetimiz mucibince birçok dileğim var kabul olur mu bilmem... Belki dilekler gerçekleşme zamanındadır kim bilir? Savaşsız bir dünyada barış ile… Haksızlıklar olmadan, vicdanla yaşayan insanların varlığında ve hak hukukla…  Nazım Hikmetin sözüyle “yaşamak güzel şey be kardeşim “ diyelim dileyelim.<br />
Kimse işsiz kalmasın… Hiçbir ev ekmeksiz aşsız olamasın…  Çocuklarımız için öncelikle aş ve eğitim olsun…<br />
Kadına yapılan her eza ve şiddet bitsin… Kadınlar öldürülmesin… Çocuklar ölmesin… Sevgi var olsun… Çünkü sevginin açmayacağı kapı yok… Sevgiyle sarıldığın çocuk kışın yağan karda üşür mü? Sen o çocuğu sarar sarmalarsın değil mi? Kış gelse de ocağı tüten yuvamız olsun… Aş alacak paran ve para kazanmamızı sağlayacak işimiz olsun…“Her darda olana imdat diliyor, sevgiyle var olun…” diyorum.]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/eylul-ve-huzun/76/</link>
<pubDate>Mon, 09 Sep 2019 12:49:46 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Herkes sen herkes ben</title>
<description><![CDATA[<p>Herkes sen herkes ben sanatçı ışığında sen</p>

<p>Önce kıskançlıktan başlayalım:</p>

<p>İçinde sevgi barındıran birinden zarar gelmez insana. Gelgelelim sevgisiz kimselerde durum vahim olduğu kadar da ürkütücü boyutlarda olabiliyor. Kıskançlık varsa serde vedemişken: Kıskançlık nedir ne değildir bir hatırlayalım.  Koca karısını, kadın kocasını kıskanıyor ve bundan sebep anlaşmazlık, münakaşa ve hatta cinayetle sonuçlanan vakalara bile gidebiliyor şiddetçiler.</p>

<p>Bundan mağda kıskançlık duygusu arkadaşlar arasında, kadın veya erkek fark etmeden tırmanıp duruyor.</p>

<p>Kendinde olmayan nimetleri isteyen ‘ego’ “onda var ben de neden yok” diyorsa o kişi doğuştan mı hasettir, toplumla yoğrulurken mi bu illete düşürmüştür(?) gönlünü bilemeyiz ama kıskançlığın bir hastalık olduğunu biliriz.</p>

<p>Eskilerin “kem göz” dedikleri tiplerde yok değil hani. Bu dünyada yalnız kendileri birinci olsun isterler. İçin için iyi değil kötü olmanı isterler. Ki onlar zevklensin. İşte bu gibi insanlar kötü insana örnektirler. “Bende olsun da sen sürüm sürüm sürün” derler mi diyenleri duyduk ve gördük.</p>

<p>BANA NE SANA NE</p>

<p>Kontrol manyaklarının, tahakküm kuranların kendi açıklarını gizlemek için bulduğu bir yol haritasında, güya ve yalandan sizi odak gibi göstermesinin ana nedende iyi niyet olamaz. İyi niyetli kişi, iyiliğinizi isterken size saygı da duyar. Öteki kontrolcü bilmiş size saygı duymadığı gibi sizi o kıt ve sığ düşünceleriyle ezerken dayatır kendi doğrularını. “Ya sabır” dersiniz ve sabır taşı olsanız çatlarsınız. Ve artık had bildirme zamanı dersiniz. “Sana ne be kardeşim sana ne…” dersiniz.</p>

<p>Bir başka aklı evvel sizi hiç ilgilendirmeyen konuları anlatır dururken uzatır da uzatır lafı. Yorar sizi… Dırdır ile tüm enerjinizi emer. Sokrates’in hayat öğretilerinden bahsetse “amenna” diyeceksiniz de. De’si:  Laf salatası.  </p>

<p>“Benim eski sevgilim benim eski kocam ya da karım böyleydi şöyleydi” diyerek geçmişine gram saygı duymadan yaşanmışına da bulaştırır sizi. “Bilinçaltım benimkilerle ‘epey kabarık’ bir de sen ilave yapma” derseniz belki susar. Nerede öyle(!) ‘leb demeden leblebiyi’ anlayacak kimseler…</p>

<p>Her şeye mana bulan tipler, “onlar şöyle bunlar böyle, cimri ve acımasız” derken ona buna sana ne demezler! Siz deyin…</p>

<p>Bİ SUS YA</p>

<p>Bir işe soyundunuz ve heyecanla beklerken eşinize dostunuza işinizden bahsettiniz. Olmamış bir şeyi siz kafanızda oldururken, eş dost sandığınız o kişi durdurdu işinizi. Nasıl mı? Eskiler derdi: “Bir tohum atarken bile kimseye haber vermeden dikersin o tohumu. Sabırla beklersin ve tohum yeşerirken fidan oluşunu… O gözün gibi baktığın tohumfilizlenmiş…” “İşte bu” dersin. Aksi takdirde tohum yeşermez, senin işinde olumsuz insanların olumsuzluğunda hayal olur gider.</p>

<p>Onun için bir sus kardeşim. </p>

<p>Aklıma gelmişken ve tespitlerimle; ‘boş değirmen’ misali döne döne aynı kelamları konuşanları dinlemeyin bile. Kulaklarını tıkamak etik değil ama aklına fikrine emir ver. Sana olumsuz gelen hiçbir lakırdıyı duymamak için ya o ortamdan kaç ya da aklına güven. </p>

<p>İyilik yap ama değmeyen kimselere kendini telef etme. Onların hayatına girersin girmesine de mış gibi sadece. Yani; o başkalarının hayatında yüzeyde yapyalnız kalmış bir nesne gibi su yüzünde bulursun kendini.   Bundan sebep kendi hayatını ıskalarken sen, onun için bunun için hırpalanma. Değmez çünkü. Değenler de ise elinde kalan gerçek değerlerdir.</p>

<p>YAĞLI KARA</p>

<p>Çuk oturan tabirler vardır nitelerken bazı tiplemeleri. Anacığım derdi: “Aman kızım bu yağlı karalardan uzak dur…” Her ana görmüş geçirmiş deneyimle evladını koruma güdüsüyle uyarır ve hayat birikimleriyle, yaşanmışlıkla bilgece laflar eder.</p>

<p>Dedikoduyu geçtim iftiracı tiplere de aman dikkat! Bunlarda her bir fena huy mevcutken o gibilerden uzak durmakta fayda var. Aksi halde çok başınız ağrır. İnsana saygısı olmayanları, emeğe burun kıvıranları, değer olanların değerini bilmeyenleri, sevgisizleri, seviyormuş gibi yapıp kimseyi sevmeyen numaracıları görmek lazım. İşte bu gibi yağlı karalar sizi size ‘çırak çıkartırlar’ ona göre.</p>

<p>EDEBİYAT DERKEN EDEP YAHU… NOKTA VİRGÜL YOK! KURGU VE ANLATIM NEREDE?</p>

<p>Yaşanmışlığın verdiği akıl sahibi olanın bilgi ve donanımla denk geldiği bir hayata şapka çıkarılırken “herkes sen herkes ben” dersiniz olur biter ama herkesi, ‘herkez’ yazan güya az biraz bilen birilerinin yazarlığa soyunup, dilbilgisi ve edebiyat yoksulluğunda kitap yazdığı bir zamana “ yok artık” dersiniz. Başkalarına yazdırdığı kitapla kalsa iyi! İyi’si kendini yazar ilan eder.  Ne yazar, o yazar… Ama lakin dilbilgisi noksanları eğitimsizleri edebiyatımıza bulaştırmamak için gereken gayreti edebiyat emekçilerin vermesi gerekir.  Salt popüler kültürün yaratığı bir ‘Post modern’ anlayışta sizi kim okur, bilmem ama edebiyat ve edebiyatı bilen kişiler bu gibileri ayıklar. Tıpkı Ayrık Otunun vazifesi gibi doğal olanla profesyonellik burada eğitimli okur tarafından bilinir. Salt para var diye edebiyatın kökünü bilmeyen biri toplumu anlatmayı da bilemez. Çünkü yazarlık işini iş edinmiş kişi, yazın ve anlatım konusunda işin ehli olması için eğitimin yanı sıra öğretim de elzem. Kaldı ki, sizi sizle buluşturmayacak romanda veya öyküde ya da makalede toplumsal olana parmak basmayacak, yoracak ve de zamanımızı alacak yazar müsveddelerini okumaz,  okunabilir yazarları, okutan yazarları seçersiniz değil mi? Onun içindir ki, popüler kültüre rağbet edenlerden olmayalım. Otuz yıldır edebiyatla haşır-neşir olan bir edebiyat emekçisi olarak gözlemim ve tespitim yetenekli ve eğitimli yazarlara  yayın evlerinin katkısı olsun… Ama parayı bastırıp kendini yazar ilan edenlere aracılık etmesin. Herkes yazar değil anlaşıldığı üzere. Nasıl ki herkes marangoz, herkes mimar, herkes opera sanatçısı olamıyorsa yazar da olamaz, bu kadar net.  Zira yazma ve okutma işi de eğitim, birikimi özümsemiş  bir süreç ile öğrenmekten geçer.</p>

<p>Öte yandan sanatçı: Duygularıyla hareket ederek ve yaratıcılığını kullanarak maddesel bir dünyaya maddede bulunmayan bir anlam kişidir sanatçı. Onun için sanatçı özeldir. Yaşarken kıymeti bilinecek kişilerdir. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi: “Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, Bakan olabilirsiniz; hatta Cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat sanatkâr olamazsınız.”</p>

<p>Ve: “Sanatkâr, cemiyette uzun ceht (aşırı çalışma) ve gayretlerden sonra anlında ışığı ilk hisseden insandır.”</p>

<p><a name="_GoBack"></a></p>

<p> </p>

<p>KADINA ŞİDDET ÇAĞRIMA CEVAP YOK MU?</p>

<p>Ayıptır söylemesi ama “bu işin alfabesini ben yazdım” demiyorum ama gazeteci yazar Hürol Dağdelen bir makalesinde konuya eğilmiş ve bendenizi kadına şiddet konusunda yazdığım kitapla gündemin gündeminde olmam gerektiğini hatırlatmış ve Kadına Şiddetin alfabesini ŞadımanŞenbalkan yazdı” demiştir. </p>

<p>Gelgelelim bana fikren bile mikrofon uzatan yok ve o mikrofonu birileri kapmış,  konuşuyor da konuşuyor. Konuşacak tabii. Ama bir bilene de sorun bakalım… Bu toplumsal gerçekte herkes ben, herkes sen gerçeğindeyim. Üstüne üstlük toplumu tanıyan bir kadın insan olarak ben buradayım… Adres saptırmayın, kıskançlık etmeyin…Velhasıl kelam bu yok saymak, burun kıvırmak ve haset edip türlü bahaneler icat etmekte bir tür şiddet çünkü.</p>
]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/herkes-sen-herkes-ben/75/</link>
<pubDate>Mon, 02 Sep 2019 14:46:26 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Lütfen ölme anne</title>
<description><![CDATA[<p>BEN ÖLMEK İSTEMİYORUM</p>

<p>Bu çığlığı duyduk mu duyduk? Kim ölmek ister ki? Ve hep beraber son derece üzüldük… Katledilen kadın ve çocuklarımız için kahrolduk… “Kim ölmek, öldürülmek ister …” dedik mi dedik. Ama biz ne yaptık! Yıllardır çok kadının öldürülmesi, şiddet ve türevlerinin tırmanması gerçeğiniyaşıyor, yaşam hakkı elinden alınan cinayete kurban giden kadınlarımıza ağıt yakıyor, koca baba kardeş veyahut erkek arkadaş ya da sapık birinin şiddeti ile nasıl başa çıkarız diye düşünüyor muyuz? Düşünüyoruz elbet. Gelgelelim kadın cinayetlerinin önüne geçemiyoruz. Dolayısıyla da şiddetin en son noktası olan öldürülmek biz kadınların alınyazısı olmamalı gerçeğinin altını çizmeli bu konuya eğilmeli ve “bu işi çözersek biz kadınlar çözeriz” diyerek yola çıkmalıyız.  Bundan ötürüdür ki,  “kadına şiddet nasıl önlenebilir” diye yıllardır kadına şiddet üzerine düşündüm, düşünmekle kalmayıp şiddetin neden-sonuç ilişkisi üzerine birçok insanla konuşarak toplumun çeşitli kesimlerinden görüş aldım. Kendi analizlerimi de kitabıma kattım ve kadına şiddeti önlemek adına çare aradım durdum. Ben de bir kadınım çünkü. Önce insanım… Bununla kalmayıp Kadına Şiddet Madalyonun Öbür Yüzü adlı kitabımda ses olmaya çalıştım kadın için erkek için ve de geleceğimiz çocuklarımız için şiddettin bitmesi adına sizler oldum, biz olmaya gayret ettim. Bu itibarla şiddetin kadın yok edilişleri dur durak bilmeden devam ederken; kitabı güncelleme ve yeni çareler üretme vaktindeyiz ve netice itibarıyla da kitap ikinci baskıya girecek.  Naçizane “Şiddet ve şiddete neden olan her ne varsa bulun getirin, tüm ‘kadın insanların’ sesine kulak verin” dedim durdum ve diyeceğim de. Avazım çıktığı kadar bağırsam sesimi duyan olur mu bilmem ama bu cılız ses yalnız benim sesim değil… Vicdan sahibi olan her kadının her erkeğin babanın annenin ve çocuğun sesi…</p>

<p>İZMİR İSTANBUL ANKARA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANLARINA VE EŞLERİNE BURADAN ÇAĞRIM VAR</p>

<p>Efendim, bir kadın olarak, yaratanın size emaneti olduğumuzu belirttiği üzere biz kadınlara sahip çıkın demiyorum, ama bizleri sahipsiz de bırakmayın… Biz kadınları kaderimize terk etmeyin. Sayın Belediye Başkanlarımız, öncelikle şiddetin nedenleri ve şiddet mağduru kadınları ölüme götüren zihniyetleri ortadan kaldırmanın bir yolu olmalı değil mi? Onun içindir ki, öncelikle yaşam hakkımızı yerelden başlayıp genele yayalım… Bu konu salt özel bir istek değil ve toplumsal gerçekte canımızı hep yakan bir çıkmaz! Onun için gelin hep beraber bu işe bir çare bulalım.   İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Tunç Soyer ve eşi Sayın Neptün Soyer’in bu konuya duyarlı olacağını düşünüyor, kendileriyle bu konuya odaklı görüşmek ve çözüm odaklı bir argümanlarlaşiddette çare olmak üzere kolları sıvama vaktinde; acilen görüş alma talebimi buradan bildiriyorum. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Tunç Soyer ve eşi Neptün Soyer’in kadın şiddetine “yeter artık” diyeceklerinden ve bendenizi bu konuda yalnız bırakmayacaklarını biliyorum ve bu konuya el vererek yaklaşacaklarından da kuşkum yok.  Çünkü gerek başkanımızın gerekse eşinin konuyugeçiştirmeyeceğini; kadına şiddete karşı duracağını şiddet konusuna hassas bakacağını, çözüm odaklı olacaklarını da biliyorum. </p>

<p>Keza İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu ve eşi Sayın Dilek İmamoğlu da konunun vahameti bakımından şiddeti hayati konularımızdan olarak göreceklerve biz kadınların kanayan bu yaralarına merhem olmak, şiddeti önlemek üzere çareler geliştireceklerdir. </p>

<p>Ankara Belediye Başkanı Sayın Mansur Yavaş ve eşi SayınNursen Yavaş da şiddette duyarlı olacak, bu konuda yereli kucaklayacak, başkentte kadının var olma, hayatta kalmamücadelesindeki ışığı yakacaktır kanaatindeyim.</p>

<p>Bunun içindir ki Kadına Şiddet Madalyonun Öbür Yüzü için üç büyük ilimizin başkanları ve eşleriyle bir araya gelip, kadın gerçeğini ve biz kadınlara reva görülen şiddetin her türünü gözden geçirip bu işe çare bulmaya davet ediyorum. </p>

<p>Kadına ve özellikle de çocuklarımıza ve de yaşlılarımıza dünyadaki her canlıya yapılan şiddettin ortadan kaldırılması için bir bütün olmanın katiyetiyle beraber olursak, şiddeti yener şiddetin nedenlerini ortadan kaldırmanın çarelerini de görür ve yaralarımızı sarabiliriz. </p>

<p>“Soyut olarak aldığınız zaman cebir ve şiddet, filozof Hegelnazarında haksız bir fiildir.” Çünkü ‘haksızlık’ benim özgürlüğümün ve yaşam hakkımın bir dış şeyle yapılması durumuna bir tecavüzdür.</p>

<p>Onun içindir ki onlarca işlenen kadın cinayetleri bitmeli artık… Sesli duyduğumuz Emine Bulut cinayeti hepimizin çığlığıdır… Bir annenin “ölmek istemiyorum” dediği son cümlesi vicdanları yaralarken yaşam hakkı istiyoruz… Bu hale gelmek istemiyoruz. Acımasız insanların olduğu bir dünyada sevgi ile şiddetti önleyebilir miyiz bilmiyorum ama şiddet ve şiddetin geldiği son vaziyet kadın ölümlerine bir çare olmalı. Burada toplumun sosyolojik yapısına bakmalı, kanayan bu yarayı acilen durdurmalıyız.</p>

<p>Artık “bıçak kemiğe dayandı” bile demiyoruz o bıçak; o kemiği, o canı candan kopardı çünkü.</p>

<p>Bir anne bir kadın, yavrusundan ayırmakla kalmayıp, katledilerek yok ediliyorsa(!)  kendimden utanıyorum çaresizliğime… İnsan olmamın gerekliliğinde; kadın yok edilirken utanıyorum kendimden ve aciz bırakılışımızdan utanıyorum… </p>

<p>ORMAN YANGINLARI CİĞERLERİMİZİ YAKTI AMA PES ETMEDİK BİR FİDAN DA SEN AL GEL VE ORMANINI KORU</p>

<p>İzmir de vuku bulan orman yangınları yaşayan hayatın başka bir yüzü olan ormanlarımızı cayır cayır yaktı. Orman candır nefes almamızı sağlayan yegâne alanlarımızdır. Kaldı ki ormanlarımızın yamacında biz keyif çatarken yok olmasınasebep olacağımız alanlarımız hiç değildir<a name="_GoBack"></a>. İşte bu önemli hatırlatmada; İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Tunç Soyer’in başlattığı ormanlarımız yeniden yeşerecek çağrısınabir not düşmek isterim. Bu konuda bilinçlendirme kampanyası oluşturulması ve ormanlarımızın korunması adına gerekli çalışmalardan mağda ormanda piknik yapan kişileri de uyarmak, ormanlara cam şişe ve tutuşturucu herhangi bir yakıcı madde ile yaklaşmamaları konusunda uyarmak şart oldu diye düşünüyoruz. Ormanlarımızı yeniden yeşertmek için tüm edebiyatçılara ve sanatçılara ve de tüm insanımıza “bir fidan da sen al gel” diyorum.</p>
]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/lutfen-olme-anne/72/</link>
<pubDate>Sat, 24 Aug 2019 12:30:04 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Anlat anlat heyecanlı oluyor</title>
<description><![CDATA[ANLATACAK ÇOK ŞEY VAR<br />
Kelimelerin kifayetsiz kaldığı zaman da mı “anlatacak çok şey var” denir ve  dil susar, yürek acır.<br />
Bir de buradan bakalım:<br />
“Gün ışığının hayatı anlatan ışıltısını, sabahın seher vaktinde akıp giden gece karanlığını, sevgiyi, aşkı ve insana dair her şeyi… Yalanı ve sahiciliği, adam olmamış adamları, kadın sevgisinin değdiği her eli, çocuk gülüşündeki naifliği, hayat gailesindeki insan hallerini, sevgisizliği, vicdanını nereye kaldırdıklarını bilmediklerimin gerçek yüzlerini, almadan verenleri, “hep bana rab bana” diyenleri, annelerin sevgisini, aşkın albenisi… Sevda ile gelen gönlü… Anlatmak istiyorum dünyaya seni…” dedim durdum naçizane.<br />
Refah ile yaşayanla bir lokma ekmeği bulamayanlar arasındaki yaşam farkını yaşayarak öğrenmeyenimiz yoktur. Burnumuzda buram buram kokan ekmek kokusu; ekmeğin hasıdır. İnsanın hası da yolu insan olmanın kıstasından geçen, bariz görünmeyen fakat varlığı gün ışığı gibi aşikâr tutulmayan ama içimizi ısıtan “vicdan” denen olguda değil mi?<br />
DEĞİŞİK TİPLER<br />
Sana söz hakkı vermeyen, akıl veren hatta onunla kalmayıp kendi aklının yettiğini dikte edenler ne de çok olmuş ta(!) olmuşlar mı? Bu gibiler ezikler, ezik egolarının altında ezilirken; seni yok sayar, kendini birinci en birinci palanda görürken de zevkle seni ezmeye yeltenirler bilmez misin?<br />
Negatif tipler var:<br />
Negatif enerji verenlerin ibadullah olduğu bir görünende sen istediğin kadar pozitif ol, o negatifin seni aşağı doğru çektiğini hissedersin. Çünkü insansın yine sen. Kavgaya hazır kavgacı ruh ve kötü bir bakış bile bizi etkilerken bu gibileri nasıl pozitif insana dönüştürürsün; orasını sen düşün. Ha gayret… Gerçi bu gibilerden fazla bir şey bekleme ve negatif âleme çalışan ruhlarda var bunu bil.  Dolayısıyla bu gibiler bildiklerini okurlar. Hıra güre devam yani…<br />
İçten içe kıskançlara da dikkat etmek elzem. Kendinde göremediği meziyetleri sizde gören o haset, “hasedinden çatlarken” aman dikkat edin sizi de çatlatmasın sinirden.<br />
Size söz hakkı tanımayan ve ikide bir lafınızı kesen kelamları dolandırıp duran, konuyu uzattıkça uzatanlar,  benim ruhumu sıkıyor ve tekrarları dinlemek istemiyorum şahsen. Ya siz? Benim egom burada uyandı ve ona “sus artık” diyorken ve o kişi karşımdayken kulaklarımı tıkamak istiyorum; kafamı bu boş lakırdılarla yormak istemiyorum.<br />
Değişik tiplerden bazıları da yalanla yaşayanlardır.  Bu gibi değişikler, muhtemelen hastadırlar.  Yalan söyleme alışkanlığı bir hastalık belirtisidir çünkü. Öte yandan hayal âleminde yaşayanlar var ki ömrü hayal dünyasında geçer.<br />
Açgözlüleri hiç sormayın gayri… Ama değinmeden geçemeyeceğim: Bu gibilere istediğiniz kadar verin, doymazlar! “Hep benim olsun, sen ne olursan ol” derler.<br />
Aynı tornadan çıkmış gibiler de var<br />
Burunlar hep kalkık… hatta kemerli burun yok gibi.  Yüzleri geniş mi artık tombul mu ne! O her kimsenin eski halini biliyorsanız, afallarsınız değişimine. Değişiminde böylesine “pes” dersiniz. İfade gitmiş, değişim değişikliğine ve genç ve de daha güzel görünme uğruna.  Tam da bu noktada eskilerin sözünü hatırlamaz mıyız? “Değiştirme gibi olmuş bu!” derdi eskiler. Eski yüzünü bildiğiniz arkadaşınızın mimikleri yok ve “bunun şimdiki yüzü mü eski yüzü mü doğru?” algısı uyandırır sizde.<br />
Kaşlar, yukarı kalkınca daha bir iyi mi oluyor? Çok kadınlarımızın kaşlarının  ‘yay gibi’ olduğu zamana inat, kaşlar havaya! Neredeyse alnı aşacak bir kaş şekliyle hanımlar birbirine benzer oldular…   Yapay bir görüngüde olan yüzler, birbirinin aynısı olmasa da benzer oldular birbirine. Cabası şiş yüzler, gergin ciltler ve  dolduruluş dudaklar ve inceden kalına geçmiş dudaklar.  Üstelik iyi dolgu malzemesi kullanılmamış  dudak;  fiske fiske kabarmış halde.<br />
Estetik güzeldir lakin başlı başına her yana bulaşmış estetik, estetik olmaktan çıkmıyor mu sizce?  İnsanın özünü inkar eden estetik,  güzel mi?    Allah vergisi orantılı yüz gibisi var mı? Burun estetiğinde deformasyon varsa neden olmasın ama durduk yerde buruna, ağıza şekil vermesi ve bununla kalmayıp “bu artiste benzeyeceğim ”diyen tiplerin görüneni bu ve   iyi de durmuyor.  Sahte gibi yani.<br />
Ses sanatçılarımızın sesleri de birbirine mi benzedi ne!  Tıpkı Özdemir Erdoğan’ın yıllar öncesi tespit ettiği gibi. Ses rengi kişiye özel ama nerede Yaşar Özel… Nerede Safiye Ayla… Müzeyyen Senar ve Zeki Müren… Ve de Barış Manco….  Kadife ses kendine has öz ve yorum ve de besteler…   Daha birçok ses sanatçımız var kendilerine özel ve kendileri gibi.<br />
Fırsatçılar<br />
Fırsatçılar ve kötüler her daim var ama iyi insanlar da var bu dünyada. Garibi kimsesizi kollayan, bir lokma ekmeğini paylaşan insanlarda var…<br />
“İyi insanlar mı değişik, kötüler mi?” diye sormaz mıyız kendimize.<br />
Haddizatında insan olma erdemleri üzerinde toplanmış ya da toplanmamış hayata farklı bakan kimselerde; moda bir laf sıkışıklığında ve çok kullanılan neyi nitelediği belli olmayan “değişik” yakıştırması var ya…  Onu da tepe tepe kullanın çünkü toplumda çok değişik tipler var. Değişik iyidir bir bakıma lakin aşırısı tuhaf kaçıyor.<br />
Saçı başı değişik ve al sana fizik’en kendini değiştiren değişik!  Dünyayı algılama anlamlandırma biçimi farklı başka bir tip. Bir başkasının  da kafasının içi değişik!<br />
Mevsimler değişik, çiçekler değişik… Hayata can veren insana sunulmuş; meyveler değişik, sebzeler değişik… İnsana has güzellikteki yüzler değişik, hayatlar değişik ve bize değişik gelen her ne varsa değişimden mi değişik, o öyle istediği için mi değişik?<br />
Altın değişik, pırlanta değişik… Dolayısıyla para da burada değişikliğin debisi olmuyor mu bu vaziyette? Genç ve yaşlıya göre değişik, ihtiyar gencin değişeceği bilincinde. Değişik bir insan; değişik bir felsefede seni çoğaltırken, öbür değişikte muhtemelen seni eksiltir ona göre.  Kulağının arkasında bulunsun bu hatırlatma.   <br />
ANLAT ANLAT HEYCANLI OLUYOR<br />
Sana, bana ha-bire vaat sıralayanlar hep olmuştur ve olacaktır da. Kendi hayallerine ortak arayan birileri sana da kendi başrolünü çevirdiği filminde  ‘figüranlık rolü’ biçmiştir, bundan emin ol. Sende onun hayal âlemine dal ve “anlat anlat heyecanlı oluyor” deyiver de heyecana hafif bir alay vurgusu kat… İşte senin de egon, “ oh be ya, ben de varım” desin. Bizim kuşak, çok konuşan uçuk kaçıklara; “anlat anlat heyecanlı oluyor” derdi ya o güzellik… Hem ona güzellik, hem sana yani.<br />
Yani’si, ‘yahni yemeği’ değil yani.  Gerçi ‘yahni yemeği’ de hayal bu et pahalılığında. Hatta yeni geçen Kurban Bayramı’nda bile ‘yahni yemeği’ yapıp yiyemediysen;  ucuzlayan kuru soğan ve domatesle salata yap kendine, ‘yahni yemeği’ yerine geçmese de idare et artık.    İş bekleyen insanların olduğu Kurban Bayramı tatili bitti ama beklemek hali hazırda bitmedi. Sana iş vaat eden kimselerden medet beklerken sen,   onun havale ettikleri sana masal anlatıyorsa, “ anlat anlat heyecanlı oluyor” der misin bilmem ama “bu işin heyecanı kaçtı” dersin ve kırılırsın.<br />
“Kırmayın beni umutlarımı…” dersin için için ağlayan sessiz çığlığında… Burnu çekersin küçük bir çocuk gibi… Gözyaşlarını silen annen de yoksa “ bana masal anlatma” dersin o hislerinle onlayan seni yok sayana. ]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/anlat-anlat-heyecanli-oluyor/71/</link>
<pubDate>Mon, 19 Aug 2019 11:11:25 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Benim bayramım senin bayramın bayram hepimizle güzel</title>
<description><![CDATA[BAYRAM<br />
Bayram deyince aklımıza ilk gelen neşe içindeki çocuklar, sevinç ve paylaşımın almadan veren yüzü gelir aklımıza.<br />
Eskiyi aratan günlere dalar giderken insan, insani olanlarla kucaklaşırız.  Ruh ile bedeni besleyen her bir oluşta, insanız. Eski bayramlar demişken hangimiz çocukluğuna gitmez ki?!<br />
Benim gönlüm ve hatıralarım eski bayram günlerine gitti ve o günleri çok özledim. Annemi babamı özlediğim gibi. Çünkü o yaşanmışlıklarda annem ve babam da vardı. Tasasız gamsız çocukluk günlerim ve sevincim vardı.<br />
Annem, bayram sabahına kadar elinde diktiği beyaz dantel elbiseyi yetiştirmişti bayramın birinci günü için bana. Tertemizdi elbisem gibi çevremde. “Çiçek gibi” derler ya o misal. Kırmızı rugan ayakkabılarımı yastığımın altına sakladığımı dün gibi hatırlıyorum. Babam bayram harçlığımız için daha çok mu çalışırdı? Şekerlemeler, çikolatalar, tatlılar ve börekler bayram günü için olmazsa olmazlarımızdı. Bayram sabahı bayram namazından çıkan babamızın elini öpmek, babamın ağzından her bayram duyduğum “güzel kızım benim, çok bayramlara inşallah” demesini işitmek artık bir hayal ama anılarımızın en güzel yerinde saklı değil mi? Ama şimdiki çocuklar öyle mi ya! Hepsi olmasa da kıyafetler, son model telefonlar ergen bile olmamış çocukların elinde. Afrika da çocuklar açlıktan ölürken, savurganlık ve vurdumduymazlık tavan yapmış durumda olmamalı.  Bilmem kimin konserine milyonlarca para verip localarda bir-iki saatlik sohw dinleyeceğinize kendinize gelin ve açlıktan ölen çocukları düşünün bre kendi için yaşayan gösteriş gösterişçileri.  Unutmayın ki, dünyanın geleceği çocuklarımızla.<br />
Bizim kuşağın çocukluğunda bayram yerleri kurulurdu. Atlıkarıncalar, lunaparktan daha bir ışıltılıydı… İp cambazları harikaydı.  Keten helvalar illa ki pamuklu şeker ve daha neler neler… Sevgiyle kuşatılmış o günlerde kuzenim Melekle el-ele tutuşur, biz çocuklar için kurulmuş bayram yerine giderdik. Dünya nimetleri mi vardı orada? Ya da dünyanın başka bir yüzünü mü anlatırdı o çok sesli albenili sevinçli birçok gösterini olduğu geniş alan… Eskilerin yaşadığı bu günlerle belki de çoğalmanın ilkleri bizi biz yapan bu ritüellerdi.<br />
BAYRAM DA BABA BAYRAM DA ANA<br />
Annesiz babasız ve ailesiz ve de kimsesiz olmakta var bayram gününde. Hiç anne baba sevgisi tatmayan, yetim öksüz kalan çocuklarımız da var… İşte onun için “bayram gelmiş neyime anam anam garibem” türküsü çağıranlarda var…<br />
Babasını ve annesini bayramda bulamayan evlatlar da var… Ana ve babasını elini öpmek isteyen ama öpemeyen küçük büyük herkes istediği kadar zengin olsun zengin falan değildir. Zenginlik aileyle, paylaşımla, sevgiyle ve gönülle olur.  Onun için bir yetimin bir öksüzün yüzüne bak ve bu gerçeği görerek o kimsesizin yüzüne gülümse. Saçını okşa… Gülümsemekte sadakadır ve insanı insan yapan olgulardan biridir. Sevgi alışverişidir gülümsemek… Parayla ölçülemez… Paylaşımın gücü gönülleri ferahlatırken şu fani dünyada bırakılan yegâne iz iyi insan olma, iyi insan olarak anılmaktan geçiyorsa ‘iyi kişi’ olalım o zaman.<br />
ANNEN YOKSA BABAN YOKSA SEN ANA OL SEN BABA<br />
“Annem annem… Babam babam…” diyenlerimiz çok olmuştur. Onun için anne ve babalarımız yaşarken kıymetini bilelim.   Onları yaşlılıkta hor görmeyelim, ellerini öpmekle kalmayıp, itelemeyelim, kakalamayalım. Kendi rahatımız için onları yok saymamalıyız değil mi? Anne ve babamızı huzur evlerine gönderip kendimiz keyif çatarken; kendi sonumuzun nasıl olabileceğini, evlat sahibi olsak ta yalnız kalabileceğimizi de düşünelim.<br />
Bir öksüzü bir yetimi sevindirelim. Onlara anne baba olamasak ta anne baba yokluklarına bir nebze de olsa merhem olalım.    Çevremizde gördüğümüz her kimsesiz çocuğumuza sahip çıkalım… Onları bağrımıza basalım… Ne diyordu Nazım usta: Şeker de yesin çocuklar…<br />
BAYRAMIN KUTLU OLSUN VATANDAŞIM<br />
Müslüman Âlemi, Kurban Bayramı sevincinde olurken yok yoksulun işsizin çaresizin halini görelim ve gözetelim. İşte tam da burada insanlık uyumasın. İnsanlık, insan olanla insana yardım etmekle meşgul olursa;  bir iki psikopatın savaşla dünyayı ve çocukları yok ettiği bir dünyada olmayalım ve bu işe bir çare bulalım. Kadınlarımız öldürülmesin. Hayat ellerimizden alınıp gitmesin… İşsize işveren ellerden, vicdanlardan olalım… Borçluya borçsuz günlerin de olabileceği, özenerek baktığı her ne varsa alabileceğini ona iş vererek sağlayalım. “Ama ben bunu yapamam ben acizim” dersek “ellerinde güç olanlara güvenmiyoruz” deriz. Paylaşımın gücü burada kurulmuş ve sizi siz yapan değerler silsilesinde sizin o çarnaçar haldeki insanı kucaklamanızı bekliyor çünkü.<br />
Bu bağlamda yolu sevgiden geçen herkes güzel insandır. Seven insan sevgiyi çoğaltırken size de sevgiyi aşılar. Bayramı bayram sevincine taşıyacak günlere… Cümleten iyi bayramlar…<br />
 <br />
 ]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/benim-bayramim-senin-bayramin-bayram-hepimizle-guzel/69/</link>
<pubDate>Sun, 11 Aug 2019 14:37:52 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Demek ki oluyormuş…</title>
<description><![CDATA[İZMİR BÜYÜK ŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI TUNÇ SOYER İŞÇİ VE MEMURLARA YAPTIĞI ZAMLA BELEDİYE ÇALIŞANLARIN YÜZÜ GÜLDÜ<br />
CHP’li Büyükşehirler CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanlarının seçildikleri illerde yaptıkları icatlarla yüzleri güldürüyor. İzmir Büyükşehir Belediye Kamu İşçilerine İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in yaptığı % 40’lık ücret zammı Kurban Bayramı arifesinde Belediye İşçilerine bayram yaptırdı.<br />
Belediye İşçilerinin sevinci görülmeye değer, Tunç Başkanın halkçı yanı takdire şayan ve alnından öpülecek bir davranış, hissediş ve düşünce ile neticelenen bir gerçekte.  İzmir Belediyesi’nde çalışanlarının ekonomik sıkıntılarına önemli bir ferahlama getiren İzmir Büyük Şehir Belediye Başkanı Soyer, bununla kalmayıp, İzmir Belediyesinin Memur Çalışanlarına da  % 72 zam yaptı…<br />
İşte sosyal demokrasi, işte sosyal adalet işte paylaşımın gücü ve sevinci…<br />
Sağ ol var ol Tunç Başkan…<br />
CANLA BAŞLA AŞKLA SAHİP ÇIKACAĞIZ<br />
İmza töreninde konuşan Tunç Soyer, “Bugün burada alkışlarla güler yüzle birlikte olmak her şeye değer ve her şeyden güzel. İyi ki başkan olarak seçilmişiz ve sizlerle beraber bu yolculuğu sürdürüyoruz. Tek tek her birinizle gurur duyuyorum. Bugün birlikte yürüttüğümüz o çalışmada Türkiye´ye örnek olacak çalışmalar yapıldı. Sandık konularak tek tek sizlerin düşüncesini almak önemliydi” dedi. Konuşmasında hükümet ile memur sendikaları arasında sürdürülen sözleşmeye de değinen Soyer, “Ankara ve İzmir’e bakanlar aradaki büyük farkı görecekler. Biz başka bir şeyin mümkün olduğunu gösterdik. Omuz omuza daha iyi bir belediyenin kurulmasının mümkün olduğunu gösterdik. Örgütlü güç güçtür, örgütsüz güç güç değildir. Örgütlü güç olmanın tek sloganı ‘Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz´ diyebilmektir” dedi.<br />
“BİZİM ÖRGÜTÜMÜZ TÜRK HALKIDIR”<br />
Asıl işin bundan sonra başladığını vurgulayan Tunç Soyer, “Biz bütün İzmirliye ‘Kurtuluş yok ya tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz´ dedirtmeliyiz. Bizim örgütümüz Türk milleti Türk halkıdır. Hep beraber bu sloganı haykırmayı diliyorum. Bizi ötekileştirme, ayrıştırma tuzaklarına inat, ‘kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz´ diyeceğiz. Bu toprakların bize bahşettiği zenginliklerle uyumlu bir hayatı kurabilelim.  Bizim büyük zorunluluklarımız var, bizim mazeretimiz yok. Biz toz kondurmayacak şekilde o umudu büyütmek, başka bir İzmir ve Türkiye´nin mümkün olduğunu buradan göstermek zorundayız. Hep beraber mutlu bir hayat için bunu yapmak zorundayız. Bu daha başlangıç mücadeleye devam. İmzaladığımız sözleşmeye sonuna kadar sahip çıkacağız. Hiçbirinizin endişesi olmasın. Canla, başla, aşkla sahip çıkacağız” ifadelerini kullandı.<br />
DEMEK Kİ OLUYORMUŞ… MERHABA GÜLEN İŞÇİ KARDEŞİM MEMUR KARDEŞİM MERHABA<br />
Hasret kaldığımız gülümseyen yüzlere ‘merhaba’ dedik ve oldu… İlerimizde, ilçelerimizde umuda yelken açan bir öncelikte; bugünün temelini atan gönüllere merhaba… Umutla merhaba… Aşkla merhaba… Hayata merhaba… Garibin kimsesizin yanında olanlara da gönülden merhaba… Tunç Başkan’a aşkımıza ve bize sahip çıkan benliğine halkçı kimliğine merhaba…<br />
<strong>Merhaba, çocuklar</strong><br />
Bir geniş bir büyük «Merhaba» demek, /sonra bitirmeden sözümü /yüzünüze bakıp gülerek /— kurnaz ve bahtiyar —/ kırpmak gözümü.../Biz ne mükemmel dostlarız ki/ kelimesiz ve yazısız anlaşırız.../Merhaba, çocuklar, /merhaba cümleten...<br />
Nazım Hikmet Ran<br />
“Birleşe birleşe İzmir kazanacak…” “Ya hep beraber, ya hiçbirimiz” ‘Aslansın sen, halkçısın sen… Adamsın sen…’ diyen birçok gönül vardı o yüzü gülen insanlar arasında.<br />
O kalabalığı, o sevgi selini ve sevinci izlerken çocuk sevinciyle zıplayan belediye işçileri ve büyükşehir başkanı vardı orada. Sahiciydi sevinci.  Tunç Soyer Başkanın açıklamalarını, işçi memur ve başkan dayanışmasını gören gözümüz duyan kulağımız işte başkan işte sınıf ayrımı olmadan oluşan beraberlik… Çok yaşa sen Tunç Soyer Başkan… Çok yaşa… İşte budur sosyal demokrasi… İşte budur sosyal adaletteki paylaşımın güzelliği… İş budur bizim başkanımızın halkçı yanı…<br />
TELEVİZYONLAR DA DUYMASAKTA<br />
Niye haberlerde gümbür gümbür yapılan bu işçi ve memura yapılan zamlar haber olmaz(?) veya geçiştirilir bilmem ama bildiğim gerçek işçi ve emekçiden yana olan bir sorumluluktaki başkanlardır. Emekçisini düşünen başkanlara selam ve merhaba ile yaşasın akıl ve vicdan sahibi başkanlar… Sosyal demokrasinin çalışanını güldüren yüzü hep var olsun… İşçi ve tüm emekçilere sosyal refah olsun…<br />
 İzmirliler olarak aşkla, sevgiyle sloganını kulağımızla işittik, “aşkla umutla” diyen bir belediye başkanı; aşkı ve umudu yeniden yeşertti işçisine ve memuruna ve bayram üstü zam yaparak yüzleri güldürdü, yürekleri sevindirdi.  Çifte bayram var memura ve işçiye çünkü İzmir Belediye çalışanlarına başkanının  verdiği zamla sevindi işçi ve memur.<br />
Eyvallah başkanım eyvallah…<br />
Bu işten anladığım İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in işçi ve memuruna verdiği değerdir.  Peygamber Efendimiz Muhammet Mustafa’nın bir hadis şerifinde dediği gibi:  “İşçinin hakkını teri kurumadan veriniz”.<br />
Tebrik ederim sayın başkanım… İzmir’i bir kez daha kazandınız. İzmir size ve siz İzmir’e çok yakıştınız. Nice başarılara, nice yüz güldüren sevindiren projelere.]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/demek-ki-oluyormus/66/</link>
<pubDate>Mon, 05 Aug 2019 10:32:52 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>O hep haklı o herşeyi bilir sen kimsin… O biliyor işte</title>
<description><![CDATA[Kendisini dünyanın merkezi görenler varken sus pus olan bir yürek olma sen güzel kardeşim<br />
Bazıları hayatının bir döneminde kendi mantalitesini yaratan ve yaratmakla kalmayıp, hatta daha ileri gidip ‘hayatınızdakileri size dikte’ etmekte! Üstüne üstlük sizin hayatınızda; kendini söz sahibi görenlerdir.  O kimse her bir şeyi bildiğini sanır. Bilgiçlik taslamasını geçtim,   kendiniz için aldığınız nihai kararlara müdahale hakkını da kendinde görür.  Eline düşmeye görün! O kimse sesini yükseltirken,  sesinizi kısın…   Arada bir dayanamayıp cevap verin de gününüzü görün. Her konuda fikir sahibi kontrolle kuşanmış ben merkezli ‘ego’ da sizi üzen birileri her zaman olmuştur. Siz izin verdiğiniz için mi? Hayır ama o öyle işte! Üstelik o kişi, karşıdan bakınca cahil biri gibi görünmüyor.  Görmüş geçirmiş ve gün yüzü görmüşte. Ama babadan ama anadan… Yok, yoksulluk nedir bilmemiş…   “Empati yapayım” derken sempatiklik için konuşmuşta; konuşmuş… Seni senden çok düşündüğüne inandırmış seni bir kere. Gelgelelim gördüğün yaşadığın bu dengesiz davranış biçiminde sen düşüne dururken; duygusal zekân devreye girmeli. Aksi takdirde; onun bunun değişen ruh haline göre yaşar gidersin bu dünyada! O çokbilmişe cevabın:  “ Kendi işine bak sen” demeye gücün yeterse ne ala… Ah be kardeşim çıkmaz sokaklara girdin biliyorum. Lakin bir yolu olmalı ve o yolu bul ve çık o sokaktan...<br />
ARKADAŞ ARKAM<br />
“Arkadaşlarım ne çok” diyorum ve seviniyorum… İşte bu arkadaşım, bir yerim ağrıdığında ilaç, öbürü konuşma ihtiyacımdaki “ağlama duvarım”, öteki beni seven ama bir o kadar da yaralayan biri. Bir başka ötekileştirmediğim ama beni ötekileştiren biri.  Üstelik  “egosu” yüksek “benim de ben “ diyen bir arkadaşınız varsa silin gitsin. Sanal dünyadaki arkadaşları sildiğiniz gibi silin. Aslı ve astarında arkadaş, arkamı döndüğümde arkamdan iş çevirmeyen, dedikodumu yapmayan, açık aramayan, beni olduğum gibi seven, sahte olmayan, sahici biri…<br />
Var mı böyle arkadaş?<br />
Hayatına dost, ruhuna dost ve beraber güldüğün… Yüzüne bakınca halinden anlayan, fiziğine gelmişine geçmişine mana bulmayan, kıskançlık nedir bilmeyen…<br />
Var mıdır?<br />
Var var… Egosunu beslediğiniz sürece var elbette…<br />
Lakin anne gibi menfaatsiz arkadaşlar da var. Gözünüzden özünüze akıttığınız yaşı gören arkadaşlar var.  Ağladığınızda gözyaşınızı silen, sizi olduğunuz gibi kabul eden yüce yürekli arkadaşınız da var…<br />
TOPLUMA BAKALIM<br />
Eleştiri iyidir ve olmazsa olmaz da aşırısı yoruyor hatta öte geçip sizi iyice aşağıya çekiyor… En son söylenecek lafı dangalakça söyleyenlerin “bu öz güveni nerden geliyor” diye soracak olursanız “hamdolsun” diyemeyeceğim.<br />
“Bak kardeşim pozisyonum bozuk biçimde ve kendi gerçeğimi senden daha iyi biliyorum ve de kendime çaresizlikte çare arıyorum… Anla artık… Sen iyi pozisyonunun keyfini çıkarırken ezme beni be…” dedin de ne oldu?<br />
Değişen bir şey yok…<br />
İşte bu(!) işte insan modeli ve şekil zaman ilişkisindeki bulunduğunuz çevre ve toplumla kurduğunuz iletişimin gücü. Aşağı yukarı bazıları ve nedense “ben senin iyiliğine konuşuyorum” der güya seni senden çok düşünüyormuş palavrasıyla.  O gibilere şaşkınlıkla bakacağınıza siz şaşırtın onları ve silkelenip kendinize gelin… Aklınıza fikrinize hükmedenlerden en iyisi mi kaçın. Aksi takdirde; çaresizliğin koluna girmiş umut tükenirken akıl da alt belleğinizin yazdıkları içinizi sızlatır durur!  <br />
 O herkimse, kendi realitesini anlatırken; rahatlar…  Onu dinlersen vay haline!  Kısır döngüde döne döne yere yığılma.  Düştüğün yerden doğrul ve hayata sarıl. Onun düşüncelerine aldırma ve kendi yolunu kendin aydınlat. Toplumsal çöküş kendini senden benden, bizden soyutlayıp üstünlük taslayan ‘ağzı az biraz laf yapan’ ve sadece kendini düşünen, paylaşmanın erdeminden nasiplenmeyen insanla başlar çünkü.<br />
Hâlbuki ve bilinmez mi ki; “komşu komşunun külüne muhtaçtır” atasözüyle doğrulanmış gerçekte insan familyasında her insan birilerine muhtaçtır. Hasta doktora, adalet herkese, işveren işçiye, mobilyacı ağaca, tüketici topraktan ekmeğini kazanana, siyasetçi senin oyuna, yazar ve sanatçı seni çoğaltmaya ve kendini seninle beslemeye ve de tüm bunlardan sebep dünya benle değil, senle değil, bizle hepimizle var olur be güzel kardeşim…<br />
KONTROLCÜ BELEKLİ KİŞİ<br />
“Sen bunu neden yaptın” der birileri… Ay çok kilo almışsın biraz zayıfla! Ya da çok zayıfsın hasta mısın” diyerek psikolojini bozarken;  kontrol eder alt belleğini  insaf noksanlığında.<br />
“Evini taşı, mobilyaların yerini değiştir, yaşam tarzın falan… Kızın veya oğlun varsa; okulunu, terbiyesini, işini ve daha da ileri giderek; kocan varsa kocanı değiştir gitsin…” der “hangi hakla” demeden sen.  Onun bilip, senin bilemediğin(!) ne varsa artık…<br />
Yemek tarzını, sosyal hayatını ve olmazsa olmazlarını değiştir ki damdazlak ortada kalasın, “ben de bir oh çekeyim” demez mi der mi?!<br />
Hani kabuk bağlayan yaranızı kaşımak istersiniz ya(!) o yara geçecekken ve yaranız kaşınırken dayanamaz o yarayı; kaşırsınız ya,  kanar... İşte o vakit, bilinçaltına ittikleriniz burada yüzleşirken sizle, “bilinçdışından gelenlere eyvallah” derseniz ve kabullenişe girersiniz… Veyahut size gelen tüm negatiflikleri ret ederek;   düşünen bir akla sığınırsınız ilahi bir döngüde.<br />
O kontrolcüye; beni kontrol edeceğine “kendi egonu kontrol et” dediyseniz ne ala…  Kırılmış gönlünüzü, sevin ve onu yeniden güçlendirin…  Hem takma akıl sizi akıllı yapmaz! İç sesinize güvenin… Fikrinizin ince gülüyle aklınızı sevin…   Özgür bir ruhla gönlünüzdeki sevgiye “merhaba” diyerek gülümseyin umuda.<br />
İşte o vakit; had bilmez,  hal bilmez ve halden anlamaz egolar sizi ezemeyecek, üzemeyecektir.<br />
Şems Tebriz-i’inin Mevlana’ya söylediği söz ile konuyu bağlayalım:<br />
Mevlana, Şems’e sorar:<br />
“Kim olgun insan olur? Kim olgun insan değildir?”<br />
“ Olgun olmayan insan, hal biliyordur ama halden anlamıyordur. Oysa olgun kişi, hem hal biliyordur hem de halden anlıyordur.”]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/o-hep-hakli-o-herseyi-bilir-sen-kimsin-o-biliyor-iste/64/</link>
<pubDate>Sun, 28 Jul 2019 13:17:02 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Bizim İçin Şampiyon</title>
<description><![CDATA[<p itemprop="description">Bizim İçin Şampiyon filmini izlerken, yanınızda kimin olduğuna dikkat edin. Çünkü filmin sahnelerini de hissettirdiklerini de unutmak mümkün değil!</p>

<p>Bizim İçin Şampiyon: Durmak yok son ana kadar koşacağız!</p>

<p>Ahmet Katıksız‘ın yönetmenliğini yaptığı Bizim İçin Şampiyon filminin başrollerinde Farah Zeynep Abdullah ve Ekin Koç yer alıyor.</p>

<p>Film birçok duyguyu bir arada yaşatıyor. Ağlarken bir yandan güldüğüm, gülerken bir yandan heyecandan yerimde duramadığım anların sayısını sayamam. En önemli mesaj pes etmememiz gerektiği… Her ne olursa olsun, yere sağlam adımlarla basmalıyız. İnanırsak, yenilgi diye bir problem kalmaz.</p>

<p>Beni en çok etkileyen bu sahnelerin gerçek hayatla birebir olmasıydı. İzlerken tam olarak anlayamadım; “yok canım bu kadarı da olmaz” dedim. Filmin sonunda ise gerçekliğinin büyüsüne kapıldım. Aslında ders çıkarmamı sağlayan sahneler oldu. Bazen hepimiz umutsuzluğa kapılıyoruz. Minicik hataları, yanlışları dert ediniyoruz kendimize… Bu hayatta dönüşü olmayan nice olaylar var. Bizim İçin Şampiyon filmi de olumlu ve olumsuz olarak her iki durumu da örnek gösterilebilir.</p>

<p>En önemlisi tek bir an için on binlerce insanın kenetlenmesiydi ve bu birliktelikten gücün doğması bambaşka düşüncelere götürdü beni. Sevenlerimizle, sevdiklerimizle bir arada olursak her şeyin üstesinden geliriz buna inanıyorum.</p>

<p>Bizim İçin Şampiyon Bold Pilot’u konu alsa da unutulmaz bir aşk hikâyesi de sunuyor</p>

<p>Filmin konusunu sorduğumda ilk etapta “atlar yarışıyor” denilmişti. Ben de izlemeyeyim diye düşündüm, pek ilgimi çekmemişti. Daha sonra çok övülünce, içinde her duyguyu barındırdığı söylenince izlemeye değer buldum. Tavsiyesi de bana göre çok sağlam yerdendi. Şimdi iyi ki izledim dediklerimin arasına koyuyorum. Hatta “defalarca izledim, izlerim” sözlerine de “ben bir filmi iki kez izleyemem” diyerek tepki göstermiştim. Şimdi yüzlerce kez izlesem yine de sıkılmam, aksine her seferinde aklıma yer edinecek cümleler bulurum filmin içinden. Tekrarladıkça yeni şeyler katar. Kesinlikle, sorgusuz sualsiz öneriyorum!</p>

<p>Duygusal bir insan olduğum için beni iyice etkilemiş olabilir. Ancak heyecan, aşk, dram, mutluluk… Ne ararsanız filmde mevcut. Birçok insana hitap eder diye düşünüyorum.</p>

<p>Filmi bu kadar övdü “yok mu yahu kötü yönleri?” diyeceksiniz… Olmaz olur mu?</p>

<p>Bazı sahneler çok uzun tutulmuş. Bazı sahnelerde ise drama gereksiz yer verilmiş. Ayrıca Bold Pilot birinci gelince Halis, Begüm’e sıra sende diyor. Sanki Begüm iyileşecek de çok uzun yıllar mutlu olacaklarmış gibi ama öyle olmamış. Evlendiler yazısından sonra, Begüm’ün yaşamını yitirdiği kareyi görünce bir nebze de olsa yıkılmadım değil… Tabii daha çok merak uyandırıyor ve ters tepki yapıyor, orası ayrı.</p>

<p>Filmin ana karakterleri Bold Pilot ve Halis Karataş olmasına karşın, eşine de bolca yer verilmesi, ana karakterden eksik bırakılmaması beni etkileyen bir diğer unsur. Çünkü hastalıkta, sağlıkta anlayışı benim için bu. Kazanılan zafer, büyük bir aşkın, tutkunun simgesi aslında. Begüm kendi derdini bir kenara bırakıp, yarış için o zamanlar hoşlandığı kişi için elinden geleni yapıyor. Bold Pilot’u ayakta tutan aslında Halis değil Begüm ve sevgisi… Ayrıca hayvanlar ve insanlar arasında muhteşem bir bağ olması da sıkça ele alınmış. Bold Pilot, Begüm’ün hastalığından etkileniyor, hissediyor ve direnci düşüyor tek çareyi Begüm’de buluyor.</p>

<p>Film’in sonunda Begüm Amerika’ya gidip tedavi olacağını kabul etti, ancak tedavi sonucuna ve sürecin nasıl geçtiğine dair bir bilgi yok ve ben bunu eksik buldum. Merak uyandırmıştır, çünkü kafamdaki soru işaretlerini gideremedim. İzleyiciyi sıkmamak için olabilir ancak çok küçük bir kesit verilebilirdi. Yine filmin sonunda gösterilen gazete kupürleri ve küçük videolar filmle bütünleşerek asıl dokunuşları yapıyor. Gazete deyince, filmdeki gazetecinin mizacı oldukça sinir bozucuydu. Gerçek hayatta da bu tarz tavırlar sergilediğini, manşetler attığını ele alıyorum ve gazeteci olduğum için inanılmaz derecede ayıplıyorum. Tabii hayat bu, bir şeyler yolunda giderken mutlaka arada sinekler olmak zorunda.</p>

<p>Halis Karataş’a her zaman tepkili olan babasının da başarılar sonucu nasıl destekçisi olduğunu gördük. Aslında en başından desteklese ya da karşı çıkmasa belki de her şey daha farklı olabilirdi çünkü aile desteği hepimiz için çok önemli. Filmdeki son yarışta Halis babasını görerek duygulanıyor ve kazanmak için çabalıyor. Yani filmde ailevi konularda yer alıyor.</p>

<p>Gerçek hayatta Bold Pilot</p>

<p>Bilmeyenler ve yeniden hatırlamak isteyenler için ana karakter Bold Pilot hakkında bilgi verelim.<br />
Bold Pilot 21 Nisan 1993 günü safkan bir İngiliz tayı olarak dünyaya gelmişti. Yarış hayatına 1995 yılındaki Asuvan koşusu ile başlamıştı. Starttan geç çıkmasına rağmen son 200’deki muhteşem sprinti ile birinciliği elde etmişti. Bold Pilot gazi koşusundaki 2.26.22’lik derecesi ile kırılamayan bir rekorun da sahibi oldu. Yıllarca sayısız şampiyonluklar kazanan Bold Pilot, katıldığı 30 yarışta 21 defa birinci, 4 defa ikinci, 2 defa üçüncü, 2 defa dördüncü ve 1 defa altıncı olmuştur. 16 Ağustos 1998 pazar günü katıldığı Başbakanlık Koşusu ile pistlere unutulmaz bir şampiyon olarak veda eden Bold Pilot, 30.04.2015 tarihinde ise 22 yaşında hayatını kaybetti.</p>

<p> </p>
]]></description>
<author>Berna Vatansever</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/berna-vatansever/bizim-icin-sampiyon/63/</link>
<pubDate>Tue, 23 Jul 2019 14:43:08 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Kadın demek erkeklerin karşı cinsiyiz demek mi sadece</title>
<description><![CDATA[KADIN, HANIMEFENDİ DOLAYISIYLA İNSAN FAMİLYASINDAN OLAN DİŞİ<br />
Kadın: Erişkin dişi insan, hatun, bayan, hizmetli kadın gibi sıfatlarla da nitelenen biz dişilere verilen adlar kadını tanımlarken “kadın insandır” öncelikle diyelim.  <br />
Kadıncağız da olduk…  Kızcağız da… Neden olduk?: Bize acıma duygusuyla yaklaşanların bize yakıştırdığı tabirle  var mı olduk? Yoksa mazlum mu sayıldık? Milli yemeklerimizden ‘Kadınbudu Köfte’ ismini bizden alınca yemekte adımız da oldu ve imzamızda.<br />
Kadıncık, kadınlara sevgiyle yaklaştığını vurgulayan kelime ile bize yakıştırıldı.  Türkçe de kadın sözcüğü ‘Katun’ sözcüğünden geliyor. Bu sözcüğün tarihi gelişimi ile ‘Katun’, size kadın ya da hatun olarak gelmiş ve de sizi nitelemiş. Eşine “Bizim hatun” diyen erkekler vardır mesela.  Veyahut ta bizim kadın… Eşleşen kelimeler  bize bizi tarif ederken “biz insanız be yahu” diye konuşurken biz,  “yuvayı yuva yapan, insanı seven, çocuk doğurup bakan, sizi adam eden de biziz baylar, beyefendiler” diye bas-bas bağırdım da sesimi duydunuz mu?<br />
KADININ OLDUĞU YERDE HERŞEY GÜZELDİR<br />
Elimizin değdiği her şey ışıldarken hayat bizlerle güzel ey erkekler… İhtiyaçlar bizden sorulurken; temizlik bizde, saflık karşıtıyla bilgelikte ve yine bizde.  Gece karanlığından aydınlığa vuran dem de ay ışığı yüzünü güneşe devrederken ortalığı aydınlatan bin bir renkle renklenen hayatın içiyiz çünkü biz.<br />
Evimizi derleyip toplamak, eşimizi ve çocuklarımızı bakmak gibi yükümlülüklerimizin yanı sıra sosyal hayatın üreteni de biziz.<br />
Evet, üreten biziz. Tarlada, fabrikada, tıpta, mimarlıkta, sanatta ve öğrenen, öğreten de biziz. Bunun yanı sıra ev işi işçiliği bizde,  ailenin yönetimi size gibi görünse de yine bizde…  Lakin önceki yüzyıllarda ve yüzyıllardır kadın, birinci sınıf insan sayılmadan Ortaçağ zihniyetinde savrulurken; prenseste doğsa yine ikinci cins gibi gösterilmiştir. Kadının günümüze kadar gelen öyküsünde tarihi değişimle bugünlere ahla-vahla  geldik. Değerimiz çiçeklerle, mücevherle işaret edilirken yahu bir dakika durun bakalım! Yahu; “sizin değeriniz kaç ayar ” demedik  de   ondan  ötürü daha az mı olduk erkeklerin yanında?!<br />
SEÇME VE SEÇİLME HAKKIMI MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’E BORÇLUYUM<br />
Seçme seçilme hakkını dünyada ilk almış bir milletin evladı olarak ve Türk Kadınına seçme seçilme hakkını sağlayan Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün uzak ve ileriyi gören dünya görüşüyle 5 Aralık 1934 te Türk Kadını, milletvekili seçme ve seçilme hakkına sahip oldu. Burada ayrımcılık yapılmadı ve kadın da siyasi arenada erkekle birlikte oldu. Biz kadınlar olarak ta, Atamıza çok şey borçluyuz. Latin alfabesi ile okuma yazma öğrenmekten başlayıp,  çağdaş modern kadını 1934 lerde bulduk çünkü.  Türk Kadını Ata’sının ona verdiği haklarla, iş hayatına ve sosyal yaşama girdi.  Erkeklerle kaçgöç olmadan medenice ve berberce çalışıp didindik. Ve bizim yerimiz sadece evimiz değil tüm cemiyet hayatında oldu. Ata’mızın yaptığı inkılaplar, Çocuklarımıza armağan ettiği 23 Nisan… Gençlerimize verdiği değer 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı… Ve ve say say bitmez ilke ve inkılapları ve de çağdaş medeniyet yolu…  “Buradan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü minnet ve saygıyla anıyor, kendilerine Allah’tan rahmet diliyorum… Işık içinde yat Atam…” diyorum.<br />
KADINA ŞİDDETLE BAŞA ÇIKABİLİRİZ BELEDİYE BAŞKANLARIM VE EŞLERİYLE HEP BERABER<br />
“O ne!” demeyin… Tarihler boyunca süregelen şiddet ve türevleri biz kadınları vururken  kim bize reva görüyor “şiddet” denen gerçeğimizi?! Hem de 21 yy da… Olacak iş değil ama oluyor. Dövülüyoruz, sövülüyoruz, yok sayılıyoruz ve de güçlü kadın okumuş kadın olsak bile “cam tavana” tosluyoruz!<br />
‘Kadına Şiddet Madalyonun Öbür Yüzü’ adlı kitabımda da vurguladığım gibi kadına şiddetin nedenleri birçok… Ama biz kadınlar da birçoğuz ve bu işin üstesinden geliriz…<br />
Aile içi şiddetin nedenlerini anlattığım kitabımda ve yaptığım söyleşilerde dile getirdim ama bu önemli konu tek başına aşılamaz.<br />
Kadına şiddetin gözlenmesi ve şiddeti yok etmenin bir başka açıdan çaresi de yerelde başlamalı ki kadın, o yereldeki kültürel yayılmada maddi manevi kültürün içten dışa doğru yayılmasını sağlayabilsin.  Ve bu konuda ülkemizdeki belediyelere iş düşüyor. Kültürel değişmede zaman içinde ve uygun koşullarda sağlandığı takdirde kültürel yozlaşma olmadan içe bakılarak, neden-sonuç ilişkisinde şiddetin gelişinin altında yatanları anlayıp, yok etmek üzere kolları sıvayabiliriz.<br />
SAYIN NEPTÜN SOYER’E ÇAĞRIM VAR<br />
Buradan İzmir Büyük Şehir Belediye Başkanı Sayın Tunç Soyer’in eşi Sayın Neptün Soyer Hanımefendiye bir çağrım var: Efendim, gelin biz kadınlar olarak şiddet ve türevlerini beraberce bitirelim.  Şiddetin görüldüğü yerlere hep beraber gidelim ve kadınlarımızın yaralarını saralım… İsterseniz ve dilerseniz tüm Türkiye de şiddet gösterilen bölgeleri bulmak üzere yola çıkalım ve şiddet göstermeye meylettiren her olguyu irdeleyelim. Şiddet mağduru eşleri, nedenlerini ortaya çıkartıp ‘bu kangren’ olmuş yarayı bir hekim titizliğiyle tedavi edelim.<br />
Bilindiği üzere şiddet, dayak ötesi ölümle sonuçlanan sosyolojik bir gerçektir. Bundan ötürüdür ki bu vaziyeti ‘kadın insanlar’ olarak bizler çözeriz. Üniversitelerle el-ele, sivil toplum kuruluşları desteği ile… Sosyolog, psikolog ve bu konuda donanımlı kişilerle… Olursak bende naçizane şiddeti bitirmek için çare bulmaya varım.  Şiddeti bitirmek adına var mısınız Neptün Hanım var mısınız?”<br />
Kadına şiddet kitabımda baş sayfa da biz kadını anlatmaya çalışarak yazdığım  ‘Kadın İnsan’, “lirik tadında bir şiir mi” desem, bilemedim Karar sizin.<br />
KADIN İNSAN<br />
“Yapan benim…/Yıkan benim…/ Her taşın altından çıkan benim/ Feza benim, suç ve ceza benim/ Yarın bitince erden benim/ Havva’yım, Âdem’im/ Tek başına dünyayım/ Kâh akıllı kâh abdal/ Deli divane ayrı bir vebal/ Sütüm helal analardan/ Kız kardeşinizim ablanızım/ Hayatın bilinmeyen yollarında/ Karınız, kızınız, ananızım/ Gülerim ve ağlarım…/Nefes alır can taşırım/Severim, hissederim/ Yaratan’ın şaheseri…/ Ruhum bedenim… Canım…/ Ben insanım…”]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/kadin-demek-erkeklerin-karsi-cinsiyiz-demek-mi-sadece/62/</link>
<pubDate>Mon, 22 Jul 2019 11:14:30 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>İşte sanatta güzellik işte jest</title>
<description><![CDATA[<p>Güzel sanatlarla daha güzeliz… İzmir 9  Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi ile daha daha güzeliz</p>

<p>İzmir Güzel Sanatlar Fakültesi’nin 9 Eylül Tınaztepe Kampüsüne taşınmasını istemeyen 9 Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin Büyükşehir Belediye Başkanlığına verdikleri dilekçeye İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer kayıtsız kalmayarak öğrencilere destek verdi. İzmir Dokuz Eylül Rektörlüğüne yazı gönderen Soyer, söz konusu yapıların deprem yönetmenliğine uygun ve dayanıklı hale getirilmesi için İzmir Büyükşehir Belediyesi olarak her türlü desteğin verileceğini ve işbirliği yapılabileceğini söyledi. YÖK bu yapıcı isteğe ne cevap verir bilemeyiz ama 9 Eylül Fakültesi Rektör’ü Nüket Hotlar da fakültenin İzmir içinde ve yerinde kalmasını desteklerse Tınaztepe Kampüsü’nde olmak istemeyen öğrencilere ve şehrin için güzellik katar kanaatindeyim. Sanırım bu protokolün ilk aşaması imzalanacak. İzmir’e her güzellik katana selam olsun ve hayırlı uğurlu olsun. </p>

<p>HER YER GÜZELLİK HER YER SANAT OLSUN</p>

<p>Her güzellik insan için ise yarının sanatçısını yetiştiren okul yeri için de bir güzellik olmalı.  1990’ larda Alsancak Stadyumunun yanı başında olan Dokuz Eylül Fakültesine bağlı olan Güzel Sanatlar Fakültesi, ellerinde T cetvelli mimarlık, seramik, drama, tiyatro, sesli çalgılar öğrencileri için ulaşım daha bir kolaydı, hemen merkezdeki o yoldaydı. Uygulamalı sahne çalışmaları, seramik çalışmaları yapan öğrenciler için alan da vardı. Şehrin göbeğine renk katan öğrencilerle ne güzeldi o çevre. Bir yandan spor gösteri yeri, öte yandaki okul ve diğer küçük sanayi işletmeleri ve vızır vızır işleyen büyükşehir belediyesi otobüsleri. O güzergâhta trafik Altın-yola bağlanmamıştı, eski yol da çift şeritte olmasına rağmen sıkışıklıkta yoktu.   Ama şimdi öyle mi ya!   Narlıdere’ye taşınan 9 Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi, o geniş alana rağmen öğrencilerin hevesini kırdı, eski sihir bozuldu ve fakültedeki havadan anlaşıldığı üzere o eski heyecan yok oldu sanki! Onun için eskiye özlem var… Onun için İzmir’i İzmir yapan değerler korunmalı ve “kendi evlerinde rahat eden öğrencilerimizle sonsuza kadar var olmalı” diye düşünmeden geçemiyor insan. Hani koro halinde söylediğimizi ve dillerimize düşmüş bir şarkımız var ya bizim, onu hatırlayalım:</p>

<p>“Orada bir köy var uzakta/ O köy bizim köyümüzdür…/ Orada bir ev var uzakta/ O ev bizim evimizdir…/Orada bir okul var uzakta/ O okul bizim okulumuzdu…/ Lalla la… lal lala la … / Gitmesek te kalmasak ta o köy bizim köyümüzdür… / Lalla la… lal lala la …/ Gitmesek te kalmasak ta o ev bizim evimizdir… / Lalla la… lal lala la …/ Gitmesek te bulmasak ta o okul bizim okulumuzdur…/ Lalla la… lal lala la …”</p>

<p>GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ HER SANATÇI RUHUN HAYALİ</p>

<p>Şimdiki İzban, eski tren garına beş dakika mesafedeydi GüzelSanatlar Fakültesi.  Yol tarifine gerek olmadan, yol uzamadan varılan okulumuzdu… Gelgelelim Güzel Sanatlara girmekkolay değildi. Öncelikle ÖSYM’ye gireceksin, ilk aşamayı kazanacaksın ve üniversitenin kendi bünyesinde açtığı epeyce çok aşamalı sınavları seçtiğin kolda geçeceksin ve de o çok özel fakültenin öğrencisi olacaksın… Yıllar öncesinde; 9 Eylül Güzel Sanatlar Fakültemizin sınavlarına girmiş biri olarak sınavlardaki titizliği iyi bilirim. Güzel Sanatlar ’daokuyor olmak o yüzden ayrıcalıklı olmalı… Kaldı ki sanatın olduğu her yer sanatla zenginleşirken bizi biz yapan değerimizdir sanat. Heykeli, müziği, tiyatrosu, sineması ve seramik sanatçısı, mimarı, edebiyatçısı mutlaka bu yollardan geçerken çoğalır, ama sanatın ve sanatçının elinden tutan büyüklerimizle; coştukça coşar var oluruz… </p>

<p>İşte buradan “İzmir Büyükşehir Belediye Başkanımız SayınTunç Soyer’i hayata geçirmek istediği sanatla iç-içe yaşayan bir İzmir için bir edebiyat emekçisi ve sanatçısı olarak tebrik ediyor, sanatla var olalım, sanatla İzmir’in ortasında hep olalım…” diyorum.</p>

<p>GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ KÜLTÜRPARKA ÇOK YAKIŞACAK</p>

<p>Buradan da Tunç Soyer Başkana tekrar teşekkür etmek gerekiyor. Çünkü İzmir Fuarı, durgun ve küskün bir çocuk gibi kabuğuna çekilmiş görüntüsünden sanatla çıkacak. ‘İki kere iki dört eder’ ve İzmir Fuarı itelenmiş, ara sıra hatırlananduygusundan sıyrılacak, genç üniversite öğrencileriyle;yaşayan bir varlık olacak. Daha ne olsun… Soyer Başkanımızın aklı fikri ve gönlü sağ olsun… “Sanatın gülleri baharda açan gelincik tarlasında çoğalırken, umutlar yeşerirken, gözlerimiz sevinç gözyaşlarıyla nemlenirken; sanata bakan ve gören başkanımız var bizim… Bizim başkan, “sanatçı dostu” derken biz gururla, yaşasın sanat… “Yaşasıngencine önem, sanatçısına değer veren başkan” diyoruz. </p>

<p>İzmir Büyükşehir eski Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu bugün kullanılacak olan o alanı bundan bir-kaç sene öncesi boşaltmış,  birtakım tartışmalar yaşanmıştı. İşte o günlerde hayata geçirilmeyen bugünlere sanat insanını yetiştirecekhikâyesiyle; eskinin hikâyesinde buluşuyor İzmir Fuar’ında. Tadı çocukluk ve gençlik yıllarımızdan bize yadigâr kalan anılarımızda dupduru dururken yeni nesil gencimizin de anlıları olacak fuarın tam kalbinde. Ve o kalp, genç sanatçılarla kuş seslerinin hayat veren cıvıltısıyla sanata “merhaba” derken sanatın odağına kurulan gönlünde bulacak. </p>

<p>“Sanat sanat için” derken “Sanat toplum içindir” diyen edebiyat akımlarını unutmadan ikisini bir arada barındıralım…</p>

<p>HEYKELTRAŞ SANATÇISI MEHMET AKSOY VE HAK İHLALİ İADESİ</p>

<p>"Yeniden yapacağız"</p>

<p>Heykeltıraş Mehmet Aksoy, Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararının ardından “Eseri yeniden yapacağız” dedi...</p>

<p>AYM, heykeltıraş Mehmet Aksoy'un "İnsanlık Anıtı" adlı eserinin yıkımıyla ilgili "hak ihlali" kararı verdi. Aksoy, “Ucube denilen sanatım aklandı” dedi.</p>

<p>Neymiş efendim?: Sanat insan için gerçeğinde sanatçı ve eseri de toplum için olgusu bu bağlamda sanatla ve sanatçıyla AYM kararıyla yeniden gündeme geldi.   Tüm sanatçıların yolu açık olsun…</p>

<p>BİR GARİP ORHAN VELİ’DİR HER SANATÇI </p>

<p>Güzel sanatların önemli  dallarından olan  edebiyatla haşırneşir olan ve yıllardır adeta ders çalışır gibi  edebiyatın  dipsiz kuyusundan  nasiplenmeye ve nasiplendirmeye ve de  öğrenmeye çalışan bendeniz,  Orhan Veli Misali  bir   garip Şadıman Şenbalkan’ım   sadece. Şiirdeki ahenkte, seni bende bulduran duygu selinde, romandaki toplum tespitleriyle ve gerçeğin yüzünde, sokaktaki insanla, çeşitli etnik kökenden gelen ama illa ki “ben Türk’üm” diyeniz.  Boşnak’ın, Giritlinin, Laz’ın Çerkez’in, Kürt’ün ve etnik kökünü inkâretmeden “hepimiz Türkiye’yiz”, “biriz” de diyen çok renkli bir mozaikteki kültürde var olanız ve hepimiziz. Kuzey Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Orta Anadolu ve Batı Anadolu illa ki Ege’siyle medeniyetin beşiğinde doğmuş, olmaya çalışmış bir Anadolu Kızıyım… Ve ben, sanatı bilirim de sanatçı mıyım(?) bak onu ben bilmem! Takdir sizindir efendim. Sanata ve sanatçıya verilen değer var mutlaka amasanatçı imajını verene verilen değer değildir katiyetle. Gerçek sanatçıları burada unutmak olmaz. Onlara bin selam olsun…</p>

<p>TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİZ TÜM SANATLA VAR OLAN VAR EDENLERE</p>

<p>Güzel sanatlar olmadan olmaz değil mi? Yârinden ayrı düşmüş sevgiliye türkü yakılmaz mı? Şiir yazan şairin seni beni anlattığı duyguları imgelerle dans etmez mi? Bir içli keman sesi, sizi duygulandırmaz mı? Piyano eşliğindeki birgüzel ses sizi mest etmez mi? Ney sesinde efkârlanmazmısınız? Ya da başka bir âleme gider gelmez misiniz? Sahnede oynanan bir tiyatro oyunundan kıssadan hisse almaz mısınız?  Bir seramik sanatçısının eserine hayran olup onu evinizin en güzel yerine koymaz mısınız?  Bir ressamın tablosundan çıkmış capcanlı renkleri, resimde anlatılan hikâyeyi seyre dalmaz mısınız? Edebi bir romanın içine girip onunla yaşamaz mısınız? Kitaplardan çok şey öğrenmez misiniz? Sanatla çoğalıp çoğaltmaz mısınız? Tüm bunlara vesile olan sanatçıya ve sanata destek olan tüm sanatseverlere  “selam, sevgi ve sanatla olun” demek düşer hepimize.</p>
]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/iste-sanatta-guzellik-iste-jest/59/</link>
<pubDate>Mon, 15 Jul 2019 14:46:27 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Bana felsefe yapma</title>
<description><![CDATA[Çokbilmiş ya da az biraz bilmişlerden ve hemen herkesten duyduğumuz bir kavram vardır. Akıl mı verdiniz, yol mu gösterdiniz birilerine! Hele ki cahil birine hayatın anlamını felsefi bir biçimde mi aktardınız artık orasını bilmem ama “Bana felsefe yapma” diyenleriniz, diyen birileri hep olmuştur.<br />
Felsefi açıdan bakınca felsefecilere ‘taş çıkartan’ söylemler gırla gidiyor toplumda. Toplumu iyi tanıyan okumuş ve yazmış kişiler, ‘oryantalist’ sözcüğünün kültür değil de ‘oryantal dans’ sananların aksine; felsefenin özünün ‘sevgi zekâsı’ olduğunu bilir. <br />
Peki, o zaman neymiş bu hayatımıza girmiş ve toplumda makara yapılan analitik gerçek?<br />
FELSEFE<br />
-Felsefe esas olarak düşünmeye ve sorgulamaya istekli insanların aralarında gerçekleştirdikleri ve zihinsel alış-veriş süreçleri içinde karşılıklı tartışmalarla ortaya çıkabilecek dinamik bir olgudur. – Yunanca ‘filosofia’ kelimesinden türeyen ‘felsefe’ terimi “bilgelik sevgisi” anlamına gelir. - Cansız, soyut kelimeler yığını olmaktan ziyade; düşünen, fikir üreten ve fikrini birbirine aktaran insanlarla birlikte nefes alan bir araştırma türüdür. -  Felsefe, tıpkı bilim, sanat ve din gibi dünyaya ilişkin algısal deneyimlerin “ötesine geçerek” veya “üstünden bakarak” dünyayı ve varoluşu anlama ve anlamlandırma etkinliklerinden veya alanlarından biridir. <br />
SOKRATES<br />
İşte bu açıdan ilk filozoflardan Sokrates, “ Sorgulanan bir hayat sorgulanmayan bir hayatın aksine çok değerlidir” demiştir.<br />
Felsefeyi bir eleştiri ve sorgulama etkinliği, bir tartışma faaliyeti anlayıp, neredeyse bütün bir hayatını insanlarla felsefe tartışarak geçirmiş olan Yunanlı düşünürdür.<br />
İlk Felsefecilerden Sokrates’in felsefenin önce insanı temelinde anlayıp, anlamlı kılma çabası değil de nedir?!.. “Hiç kimsenin bir başkası yerine ölmeyeceğini anlayıp ölümü olduğu kadar hayatı da kendine kılmaya çalışmak” burada göz kırpıyor çünkü sana ey insan…<br />
Fakat ve ne yazıktır ki öldüren sevgi zekâsı ve çoğaltan  sevgi zekâsından gelen felsefeciler:<br />
SOKRATES, genç zihinleri bulandırdığı gerekçesiyle mahkemece yargılanmış, onu susturmaya çalışan otoritelere karşı çıkarak, felsefe yapmaktan vazgeçmediği için ölüm cezasına çarptırılmıştır. İşte ortaçağ zihniyeti… İşte felsefenin doğuşundaki ödenen ilk can bedeli ve de ortaya çıkan onlarca Sokrates’in öğrencisi Aristoteles ve birçokları ve bizdeki felsefeciler: İbn-i Sina, İbn-i Haldun, Gazali ve çokları; çoğalttılar insanı felsefe ve öngörüleriyle.<br />
SENİN FELSEFEN BENİM FELSEFEM<br />
“Benim felsefem budur” der felsefenin yanından yamacından geçmemiş biri. “İçinde sevgi zekâsı barındırmayan felsefi sözcük ve dünya görüşü olabilir mi?” diye sormamak olmaz. Akıl yürütme her aklı olanın bir dahası. Dahası daha dahası var: Neymiş efendim? Felsefi bir zihin tutsak bir zihinden farklı olarak ifade edilirse dünyada ne var ne yok bilinmez mi? Filozof,  akıl yürütme ve çıkarım ve de yaşamı sorgulamayı felsefenin alt dallarından olan mantıkla yapar. O zaman mantık ve felsefe ayrılmazdır insandan. “Rengârenk kişilikler ve kuramcıların akılları ile orantılı birçok söz dizimi ve mantık manifestosunda insanların ince ruhlu ve medeni yapan alt yapı buradadır” diye düşünmeden edemiyor insan.<br />
İşte bu ince çizgide; insana dair olanda beklentisiz bir dünya olmayacağı gerçeğinde ‘iç benlik’ burada devreye girer ve baş olanlar,  “soğan başı” olmadıkları gerçeğinde; sevginin pınarından akan insanı insan yapan değerlerde; ‘dış benlikle’ buluşabilirler. <br />
DÜNYA NİMETİ<br />
Benim felsefem de dünya nimeti de var. “Olur mu” demeyin… “Olmaz da” demeyin. Ya fakirlik edebiyatıyla besleneceksin ya da ayağına kadar gelmiş fırsatları akıl ile değerlendireceksin. Ama burada şans faktörü de var. Peki, şans mı kader mi daha etkin bu hususta?<br />
Yaşam deneyimlerinden, aklımın yettiği, eğitimle süslediği ve dünyayı algılama biçimimden ötürü yaptığım saptamada; şans var da, kaderden doğan bir şans var insanın hayatında. İşinde yükselmek şansla olmaz, mutlaka çaba göstermek gerekiyor ki, “işin  aynan olsun…”<br />
Lakin iş bulmak öyle mi ya!?  İş buldun mu şanslısın zira “ekmek aslanın ağzında” ya!  Kolaysa çıkar aslanın ağzından  o lokmayı… Eee zor yani…   Bir de “zor,  gücü yener” saptamasını  unutma.  Bak şimdi ve sözümü sonuna kadar dinle kardeşim: “Olmaz dediğin neler oluyor bu dünyada” derlerken olmazı oldurur musun (?) bir lokma ekmeğin derdindeyken… Öte yandan da hasta düşmezsen ne ala. İşte tam bu fotoğrafta “her şey geçici” diyebiliyorsan ne mutlu sana… Teslimiyettesin besbelli.  Onun için isyan etme ve kadere teslim et kendini. Belli ki kaderci bir zihniyette felsefi zihniyetle bir açıda buluşmuş… Biri “insanı sev” derken öbür biri, “ insanı sev ve sabret” diyor.<br />
Fransız Kraliçe Marie Antoinette “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” demiş güya. Gelgelelim Rosseau kitabında bahsetse de kitap yayın tarihiyle Maria Antoninette’nin yaşı çelişir.  Yani kim demişlerde; çelişe çelişe  tarihi sözler “kim ve kimler tarafından söylenmiş” diye ikilemde kalır.  Eh artık 18 yy sonlarından bugüne gelene dek “sözler uçacak ve yazı kalacak” diye boşuna dememişler… Bu arada savım gerçekleşti. Artık bir kavram daha kesinleşti ve ben de pasta yiyenlerden oldum.  Geçen akşam İzmir Karşıyaka da; Belediyenin işlettiği bir kafeye arkadaşımla gittim. Meşhur Bostanlı Pazarı dönüşünde;  karnımız acıkmıştı ve yoğunduk. Arkadaşım kendine Pizza almış ben de yer kapma, yerden olmama yüzünden masa bekçiliğindeyim. Yeme içme konusunda uyuzum, her şeyi yemeyen;   “yemem de yemem” diyenlerden.  Arkadaşım, benden masa bekçiliğini devraldığında 3- 5 dakika geçti ki yemek bitmiş!   “Kısmetsiz kedi kurban bayramında aç kalır “ derdi rahmetli babacığım. Aç ta olmuyor yani. Cam vitrinden bana bakan ve “beni al” diyen pastaları görünce açlığım yatışır gibi oldu. Çay ve kekte aldım, açım ya! Yemek niyetine pasta ve keki yedim. “Artık bulduğunla yetineceksin” dedim kendime.  O kafede akşam saat on gibi mutfak servisi kapanıyormuş. Olur mu ama? İşten yorgun argın gelen ve bir lokma yemek yemek için giden insanlar o tıklım tıklım açık yaz kafesinde çayla çörekle mi karın doyuracak?  Kaldı ki şimdi yaz, gece geç saatler kadar o serinde; keyif çatamayacak mıyız? Gelgelelim üstüne tuzu biberi; yeme içme fiyatları da oldukça pahalı, biraz daha herkesin yiyip içebileceği ve cebini yakmayacağı bir indirimde olsa eyvallah…<br />
BENİM FELSEFEM<br />
Her şeyin başı sağlık… Her ekmeğin sofraya gelişi bin bir emekle ve işle. İş olmazsa aş olmaz, aş olmazsa hayat durur ve insanoğlu açlıktan ölür.<br />
Peki, iyi güzel de iş nerede? Orada bir köy var uzakta… Bu hayal bizim hayalimizdir… Yemesek de, içmesek te, umut bizim umudumuzdur…<br />
Psikolog ve kuramcı; Abraham Maslow’un  ihtiyaçlar hiyerarşisi en başında yeme içme barınma ihtiyacı var. Aksi de olamaz zaten.  Demek ki: Önce iş sonra aş… Ve yaşam…<br />
Hadi o zaman iş arayalım ve bize iş vermeyen o bizleri görmezden gelen görmezleri; Hegel’in diyalektiğini güdüyle, Alport’un sosyal etkisiyle, Freud’un saldırgan içgüdüsel davranışlarından ayırıp; dışımızdan bize yansıyanlarla karşılaştıralım.  İnsan olmanın gerekliliğinde yararcı insanlara bir selam gönderelim… “Senin karnın tok, sırtın pek” ya benimki? Onun ki? Bil istedim…  Benim felsefem bu işte! “Yaşamda aç kalmadan, aç olanları görerek ve onlara ekmek uzatarak değil, iş vererek yaşamak…” Ve de önemle: “Sorgulanan hayat, sorgulanmayan hayattan değerlidir”, sözünü hatırlayalım, kendimizi de bize reva görülenleri de sorgulayalım…]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/bana-felsefe-yapma/58/</link>
<pubDate>Mon, 08 Jul 2019 11:17:08 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Ortaya karışık duygularda sen varsan ben de varım</title>
<description><![CDATA[ORTAYA KARIŞIK DUYGULAR<br />
“Düşünüyorum o halde varım” demiş; bilim insanı, felsefeci ve sosyolog Descartes.<br />
Bu bağlamda;<br />
Ben sen o biz siz onlar velhasıl kelam karışık bir ruh haliyle yemek menüsü tadında bir ondan bir bundan tadasım var… Ey ahali bu menüden sizin de tat duygunuz körelmemişse “buyurun bu masaya” diyeceğim ama o masa bizi ağırlarken hesaplar cebimizden. Alman usulü gibi bir durum bizde tutar mı tutmaz mı yıllardır deneyimledik de bu konuda istatiksel veriler o usulü kanıksamamış henüz.<br />
Paran varsa ‘yiyeceksin içeceksin’, veyahut ‘karşıdan bakacaksın’ imrene imrene…<br />
Tuzu kuru olan artık sana vicdan yaparsa ne ala…<br />
İşin varsa yükseleceksin ve de arkan varsa iş bulacak, maaşını tıkır tıkır alacaksın ama bu seferde “yetmiyor, yetiştiremiyorum” diyeceksin.<br />
Bir öbürü de; “Ah arkam vah arkam” diyerek hayıflanacak.<br />
İşte ötekileştirme işte duygusal itme, itelenme hali.<br />
Nankördür insanoğlu; sözü burada doğrulanırken “sen işine bak hatta daha çok iste ki daha çok olsun” diyecek bir arsız.<br />
SONUÇ NE OLDU VAR MI BİR HABER?<br />
Teferruatlara takılı kaldınız mı siz? Kalmaz mısınız? Kalırsınız, kalırsınız… İyi hayat beklentisini çoktan geçtik, günlük yaşamsal gayretleriniz için olmazsa olmaz elektrik su gibi gereksinimleriniz için para lazım. Güzel de para yok! Yoksa bulacaksın… İş yok! Onu da bulacaksın… Artık borç mu ararsın, para bulmanın yolu neyse ona mı kafa yorarsın ben bilmem, orasını sen bileceksin. Tıpkı senin çektiklerini bildiğin gibi bileceksin hayatın sana sunmadıklarını. Onun içindir ki sana tavsiyem, iş bul ve çalış. İş buldun mu buldun. İşine sıkı sıkı sarıl ve işinin yaşam kaynağın olduğunu da sakın aklından çıkarma.  Farz edelim ki, bir umut türküsüyle gelen bir söze güvendin, hatta “bu iş tamam” dedin.  Eeeee netice ne oldu?  Sonuç ne? Hiç! Bir tek söze mi güvendin yoksa?  ‘Atı alan Üsküdar’ı geçerken’ sen bekleyedur,   o çok beklediğin iş,  olmadı işte!  Bu durumda sükûtu hayal ve bozulan psikolojin kaybettiğin onca zaman… Görünen bu vaziyette: Güvendiğin dağlara kar yağdı! <br />
“Olmuyor işte olmuyor” diye avaz avaz bağırsan  ne fayda? Burada iktisadi terim haklı. İktisadi fayda ve maliyet oranı aynı yönde ilerlerken sendeki fayda küllen zarara dönüştü çoktan. Hatta senin  ‘umutlar un ufak’ olarak umutsuzluk dehlizinde yüzüyor,  ha boğuldu ha boğulacak…<br />
Kimin umurundasın bilmem ama sen kendini umursa ve dök içini.  Hasta etme benliğini, bedenini. Silkelen ki, kendini bulunduğun o yerde, yaşadığının ayrımında; “yaşıyorsam varım” diye bir kuram kur, yaşamının felsefesi yap bence. Ya sence? Seni yok sayan o kimselere; var olduğun bilincini geçirmek artık senin maharetine kalmış. “Seni üzen kim varsa, sen de onu üz” demiyorum ama ona haddini bildir. “Arif olan anlar” derler ve sen, o kimse, ‘arif mi değil mi’ eşelemeden ona vicdan gerçeğini hatırlat… “Vicdan” kaldı mı var mı? Tasalanma sen… Her insanda az biraz da olsa vicdan var.  Bu görülmez ama bilinir haslet her insan olanın gönlünden ruhuna süzülende var.  Elle tutulmasa da gözle görülmese de her insanın bir vicdanı vardır… Hissedersin, insanoğlu o gönülden geleni hisseder çünkü. Yaptığın haksızlık seni rahatsız ederken işte oradadır vicdan. Onun için vicdanı kendi haline bıraktık…<br />
OLURSA PAZARIM OLMAZSA BOZARIM<br />
İşte bu ego… Ve egolar, karşınızda baylar bayanlar… Senin ego diyor ki: “ Görüyor musun bak şu hale! İşin de olmadı ne yapacaksın şimdi? “Bekleyeceksin” der birinci teselli. Gelgelelim egon kanmadı bu kandırmacaya ve başka bir akıl verdi sana: “Üzerine üzerine git…” dedi.  “Çaresizliğine çare sensin… Onun için durumunu gözden geçiriyorsun ya(!) çevreni de gözden geçir. Boş lakırdılarla zamanını geçirme ve  “hep ben” diyenlere  “güle güle sana” dersin giderler. Şimdi kendinle baş başa kaldın ya,  kendine verdiğin değer kadar değer göreceksin, hem kendinden hem de etrafından… Deneyimle de gör.<br />
Sana iş için söz veren birileri olmuştur mutlaka. Lakin şunu hatırla: “Söz uçar yazı kalır” deyişiyle yaz… Önce alt belleğine yaz bu sözleri ve sonra bekle ve gününü gör. Söz ve vaatler seni kandırırken, “olursa pazarım, olmazsa bozarım…” diyen evlilik arifesindeki biri gibi rahat ol yani.<br />
SÖZ VERMEK BORÇLANMAKTIR<br />
Herkes için geçerli olan bir olgudur söz. O söz ki ağızdan bir kere çıkar ve geri dönüşü yoktur. Eskiler ne derdi: “Konuşmadan ve söz vermeden önce daha çok düşüneceksin. Nasıl ki yemeği çiğneyerek yutuyorsan, ağzından çıkanı da düşünmeden söyleme ”der bendeki ben. Ya sende ki ‘ben’ ne âlemde?<br />
Onun için ve her zaman dilimi için söz önemli.  Söz var gönül kazanır, söz var gönül yıkar… Kötü söz söylemek kolaydır ve o şişkin egon da öfkeyle birlikte seninledir de… De’si bir yere kadar! Senin egon benim egom al sana “ben merkezli” odak olma isteğindeki  bir sürü insanlar karşında sayın seyirciler!<br />
“Herkes ben herkes sen olacak” diyerek iç geçirme. “Empati yapıyorum” diyenler falan hikâyeden nağme! Çünkü ahir zamandayız.  İnsanoğlu nefsi nefsine…<br />
 Hani o sana söz vermiş biri var ya,  kandırmış seni. Aslında astarında herkes kendini kandırır ve sen insanoğlunun “önce ben” diyeceği gerçekteki yüzünü görmüşsen; ortaya karışık bir yemek ısmarla kendine. Tok insan kendini sorgulamaz çünkü. Boşuna mı demişler; “Tok açın halinden anlamaz” diye.]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/ortaya-karisik-duygularda-sen-varsan-ben-de-varim/55/</link>
<pubDate>Mon, 01 Jul 2019 10:19:17 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını Millet iradesiyle Ekrem İmamoğlu kazandı</title>
<description><![CDATA[İki buçuk ay arayla ikinci kez İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Ekrem İmamoğlu 23 Haziran İstanbul seçimlerinin yenilenmesiyle yeniden İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı seçildi.<br />
Üstelik  %10 gibi bir çoğunlukla yeniden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu. Peki, seçmenin iradesi neden İmamoğlu’ndan yana oldu? Çünkü her açıdan yeterli ve herkese hitap eden bir adam çıktı seçmeninin karşısına. Laik mi laikti. Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı bir adam vardı seçmenin seçeceği başkan isteğinde ve o adam yılmadan özüyle ve sözüyle kendini gösterdi tüm topluma. Üstüne üstlük Müslümandı,  Kuranı Kerim okuyordu, bizlerden biriydi. Çocukların, gençlerin illa ki herkesi kucaklayan tavrıyla ve hümanist düşünceyle ve de biz kadınların gönlünü kazandı. İnsana dokunuyor, onu istemeyene de güzellikle anlatıyordu yapacaklarını. Onun için daha bir çok  sevildi.   Yüzünden gülümsemeyi eksik etmiyordu. Gülümsek umuttu, gülümsemek sevmekti, insandan insana geçen en güzel yaşam sevinci pozitif enerjiydi çünkü. <br />
MİLLET İRADESİ<br />
Modern epistemolojide; bu ince ayrıntıyla bakıldığı zaman bilen öznenin zihinsel yapısının dış dünyaya ayna tutabilme gücünü merkeze alan modern epistemoloji Temsil Epistemolojisidir. İşte bu bağlamda nispi demokrasilerde de birlik ve beraberlik güvene ve sevgiye ve de  sevgi diline güveniliyor. Dolayısıyla da, Millet iradesi; Elele olmayı, uzlaşmayı ve sevgiyi kazandırdı.<br />
BU İŞİN MİMARLARI MİLLET İTİFAKINDAKİLER VE MERAL AKŞENER VE DE CANAN KAFTANCIOĞLU VE VE  KILIÇDAROĞLU<br />
Meral Akşener’in siyasi tecrübesi, Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı Ekrem İmamoğlu’na neredeyse altı ayı geçen bir sürede verdiği destek yadsınamaz. Meral Hanım’ı bir hemcinsimiz olarak ta, seviyor ve    yüreğiyle ortaya koyduğu  birliktelikte kendilerini izliyoruz. Meral Akşener’in siyasi geçmişinden mağda biz bacılarına karşı tutumu, bir kadın olarak dik duruşu, esprili söylem biçimi ve içten gülümsemesi, anne yanıyla insanı kucaklamasını herkes gibi sevdik.  Özellikle de Millet İttifakında, yılmadan gösterdiği performans, Millet İttifakına verdiği destek, kırmadan yapıcı ittifak ortaklığı ve  kadının varlığını göz ardı etmeden gösteren  ve de birikmiş hayat tecrübelerini pozitif enerjisiyle  aktaran  öğretmen yanı ile  de  takdire şayan Meral Hanımın.<br />
Canan Kaftancıoğlu, Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul teşkilatını son derece planlı bir biçimde seçime hazırlarken ilçeleri ve örgütünü kadın titizliğinde yönetti. Seçim sandıklarının başından ayrılmadan, partisinin örgütüyle gece gündüz çalışarak İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun seçilmesine imzasını attı. İşte kadın başarısı… İşte kadın azmi ve kadınların yapabilecekleri “işte budur” dedirten bir kadın Canan Kaftancıoğlu.<br />
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için tüm olumsuz çıkışlara rağmen “ Ekrem İmamoğlu”  demişti.  Kılıçdaroğlu öngörüsüyle İstanbul’a belediye başkanı yaptı İmamoğlu’nu. İstanbul’un yeni belediye başkanı Ekrem İmamoğlu’nun esaslı mimarı Kemal Kılıçdaroğludur.  <br />
BERKAY’A BİN TEŞEKKÜR<br />
“Her şey çok güzel olacak Ekrem abi” diyen bir çocuktan çıkan o söz slogan oldu, umut oldu Türkiye’ye…<br />
Bir saf enerji güzellik istiyordu, içten gelen sevgi arayışı ve güzellik isteyişinde; çıktı bir çocuk dilinden o sözler… Her şey geleceğimiz olan çocuklarımız için çok güzel olacak… Berkaylarımız ve tüm çocuklarımızın her şeyi güzel olacak…<br />
İSTANBUL’U HEP BİRLİKTE AYAĞA KALDIRACAĞIZ DEDİ İMAMOĞLU<br />
“Çok çalışmamız lazım, İstanbul için hemen görevimizin başına geçeceğiz. Herkesi kucaklayacağız, kimseyi dışarda bırakmayın, herkesi kucaklayın… Artık liyakat var… İsraf yok, partizanlık yok…  Artık hak hukuk adalet var… Siyasette de barışacağız. Bu toplum adaletsizlikleri de tamir edecek, göreceksiniz… Bütün dostlara, hemşerilere, son mesajımızı söyleyelim… Her şey her şey çok güzel olacak… Çok seviyoruz seni İstanbul…” dedi İstanbul  Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu.<br />
BİR LİDER DOĞDU<br />
Toplumca “Yeni bir lider doğdu” demiştik, demiştiniz daha ilkin başlangıcında. Nitekim İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’nun söylemleri ve performansını izlediğimiz bu süreçte gerçekten de lider özelliğine oturdu Sayın İmamoğlu. Ceketini çıkardı dilinin rengini değiştirmeden kararlılığını seçmenine geçirdi. İşte buydu kucaklayıcı dil ve herkese kucak açan bir gönül sevdalısı… <br />
Yolu açık olsun… Allah mahcup etmesin…]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/istanbul-buyuksehir-belediye-baskanligini-millet-iradesiyle-ekrem-imamoglu-kazandi/54/</link>
<pubDate>Mon, 24 Jun 2019 11:36:50 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Ruh var bedende… Evde çarşıda pazarda sevginin ta kendisinde ruh var</title>
<description><![CDATA[“Hayatın anlamı nedir sizce?” diye soranlar olmuştur mutlaka size de.  Kanaatten ve tespitlerimden ve de sevgiden saygıdan ötürüdür k; önce insan kendine sorsa  bu soruyu?!<br />
Sorduğunu farz edelim: Cevaplar farklı farklı olacaktır.  Bu durum göstergesinden çıkaracak olan çıkarımda; “Algıda Seçicilik” saptamasını ezber etmiş papağan gibi söyleyenler mi saptar gerçeği?  Aslı astarında ise analitik olanı ve bilimsel verileri yerli yerine yerleştiren işin ehli kimseler bilir.  Dolayısıyla herkes aklı erdiği kadarıyla cevaplıyor hayatın anlamını. Her on kişiden beşinin cevap verdiği soruya, “kem küm” ederek yuvarlak laflar edenler var.   Sonuç itibarıyla cevap tatmin edici olmayacaktır. Kişiye özel zekâda da “pratik zekânın” rolü var ama bilgi yoksa ilimden bir haberse cevaplar bilgi toplumu olmak için daha çok yol kat edilecek demek ki.    <br />
RUHU VAR MI BUNUN ŞUNUN DİYE SORDUNUZ MU SİZ HİÇ?<br />
Bazı insanlar dümdüzdür bazıları inişli çıkışlı yaşamdan nasiplenen, hayatını tırnaklarıyla var eden ve bir o kadar da dolan başaklar gibi eğri olanlardandır. Fazla ve boş laf etmez o kimseler ama bir konuştu mu “pir” konuşur…<br />
Ruhu vardır dilin…<br />
Ruhu vardır tavır ve davranışın…<br />
Ruhu vardır sevginin ve sevgisizliğin…<br />
Öfkenin ve boynu büküğün de ruhu vardır.<br />
Ruhu olan her olgu insanla özleşirken; özden gelene eyvallah… İnsana yakışana da amenna…<br />
Ruhu vardır, “önce insan ve tabiat ana” diyen ve hayatı sevgiyle ören bu gibi kimselerin. Sevgileri yüreklerinden taşanda, sevdaları diplerden fışkıran bir yaşam sevincinde ortak bir gönül heyecanında buluşturur sizi umutla…<br />
Var mı böyleleri?<br />
Ararsan bulursun…  Etrafına bir bak hele… ne cevherler çıkacak bahtına… Ve bu gibi yaşam enerjisi donanımla dolmuş hatta taşmış kişiyi gördün mü sıkı sıkı sarıl ona… Çünkü o kişi toplum ruhunu canlandıran ağzı iyi laf yapan ve içinde ruh barındıran biridir.<br />
EVLERDE VAR MI RUH?   SOKALARDA RUH GEZER Mİ?<br />
Evi dayalı döşeli ve çok güzel dizayn edilmiş. Hangi mimar dekore etmişse güzel etmişte gelgelelim bir eksiklik var o evde!<br />
Ha işte tam bu noktada “ruh işi” devreye giriyor. O evde ruh yoksa evin güzelliği kimin umurunda. Hani aileyi aile yapanın çocuk olduğu gerçeğindeki gibi; evin içinde ve bahçesinde cıvıl cıvıl koşturan hayatı anlatan çocukların yaşam enerjileri gibi olan o saf enerji…<br />
Ruh işte tam orada kurulmuş hayatın yaşanılası sevilesi yanının perçinliyor.<br />
Güzel bir kadına ya da yakışıklı bir erkeğe bakıyorsunuz;  duvardaki resme bakar gibi kalakalıyorsunuz! Neden? Ruh yok çünkü ruh…<br />
Adam ya da kadın okullar bitirmiş okumuşta okumuş hatta bilgiden taşmış sanırsınız da… Üşenmeyin biraz eşeleyin altından boş bir kalıp çıkar. Ukalalık da cabası… “Her şeyi ben biliyorum” diyen bir ego beslemesi. Hadi oradan de geç…<br />
Ruhu çoktan onu egosuna telim etmişte haberi yok zavallının.<br />
Kendisini bulunmaz “Hint Kumaşı” sanan biri senin gibi mi ey ruh?!<br />
Var onlardan var… İçi kof … Yarı cahil, yarı aydın vesaire…<br />
Onları da buradan uyarayım da: “Seni gidi seni…”<br />
 Ben ve o ve biz seni gördük, öyle sosyal medyada falan bir iki ‘laf salatasıyla’ benden ondan önde misin sanki sen!?<br />
“Açtırma kutuyu söyletme kötüyü” diye dilimize yerleşmiş; güzel deyişlerimiz vardır bizim. Bir iki şiir ezber etmiş ve meydanlarda ısıtıp ısıtıp bu şiirlere sığınmış, yetinmemiş sosyal demokrasiyi savunmuş ama ve lakin sorsanız anlamını bilmez birileri de var ve bunların da ruhu tek yönlü çalışan menfaat ruhunda takılı kalmış bozuk plakta.<br />
RUHUM BEDENİM CANIM DİYORSANIZ RUHUNUZ VAR DEMEKTİR ZATEN<br />
Bir başkasının acısını yüreğinde hissediyorsan, seviyorsan insanı, garibanın halinden anlıyorsan, gerçek aydını anlıyorsan, kadını iteleyip kakalamıyorsan… Seçilmiş bir başkansan ve böbürlenmeden gerçek ihtiyaç sahibini tespit edebiliyorsan ve kendin için değil oyunu aldığın insan için varsan işte o vakit ruhun  var…<br />
Aksi halde bana ne senin en tepedeki şaşaandan… Ona ne… O açken sen kendi etrafınla meşgul olurken ruhun rahatsa eyvallah.<br />
Değilse zaten ruh gerekeni yapar.<br />
“Benim de canım var bende insanım<br />
Benimde kalbim var bende insanım…”<br />
Diye bir şarkı vardı dilimize düşmüş.  İşte budur gerçek. İnsan olma ruh taşıma gerçeği… Üstüne üstlük  ve “gerçek sanatçılar kimselerin” diyemediğini derken onların ruhuyla barış ve onlara mücevher titizliğinde kuyumcunun işleyişinde davranmaktan yüksünmemekte ruh olgunluğu değil mi?<br />
RUHUM SENİLE<br />
“Hani yanında değilim ya ama ruhum seninle…” der ya birileri… Yalan külliyen yalan…<br />
Hani bir müzeye gidersiniz ve oradaki yaşanmışlıkları hissedersiniz yüreğinizde.  O hiç tanımadığınız birileriyle ruhunuz buluşmuştur belki de.<br />
Yaşayan insanla buluştunuzsa “bundan alası Şam’da Kayası”.<br />
Fakat lakin ve çok rastlanan “ruhsuz” dediğimiz tiplere de  “güle güle sana” derken bu soruları sormaktan alıkoyma kendini.<br />
“Ruhun var mı ki benimle olsun?” diyesin var ve iç sesin seninle konuşurken kendinle konuşta,  ara sıra da olsa; iç sesini dışa vur. Aksi takdirde; o sesi kendine saklarken sen;  ruhsuz kazulet durumunda kalır, anlasın kendinde olmayanı.  Onun için kendine saygın bile aforoz edecek seni; ona göre.  Öyle yağma yok… Yani; “hep bana rab bana…” demekte yok.  Sen bilmezsin ama o bilir. Yani; ruh hesaplar, ruh temizler ve ruh senden benden daha iyi bilir işini. Naçizane fikrimden süzülende;  söylemeden geçemeyeceğim;  ruhu olanları hiç yabana atma sen…  Ruh,  konuşur…  ruhsuz da put gibi durur. İşte burada esas olan gerçek budur:  Ruh varsa insan var.    <br />
 <br />
 ]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/ruh-var-bedende-evde-carsida-pazarda-sevginin-ta-kendisinde-ruh-var/52/</link>
<pubDate>Mon, 17 Jun 2019 16:41:07 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Marka ol ya da olma marka olmak başka markaya tamah etmek başka</title>
<description><![CDATA[Son günlerin yükselen kelamı MARKA ne demek? Her şey ve herkes marka olmuş vesselam… Peki  marka nasıl olunuyor ya da olunmuyor bilmek lazım değil mi ama. Marka isteğinden hatta bağımlılığından sebeptir ki aklıma düştü marka yakıştırması ve “marka” denilen canlı ve cansız nesneler…<br />
MARKA NE DEMEK(MİŞ)<br />
1. İsim, resim veya harfle yapılan işaret.<br />
2. İsim, bilet, para yerine kullanılan metal veya başka şeyden parça.<br />
3. İsim, bir ticari malı, herhangi bir nesneyi tanıtmaya, benzerinden ayırmaya yarayan özel ad veya işaret.<br />
4. İsim, mecaz tanınmış ürün, saygın kişi vb.<br />
Diyor Türkçe sözlük kaynakları…<br />
MARKA MERAKI<br />
Kadınımızda ve erkeğimizde ve de hatta ve kesinlikle çoluğumuzda çocuğumuzda; olamazsa olamaz marka merakı oluşmuş ki bazen “pes” diyoruz. Bazen de “bu marka olursa en iyisi olur” diyoruz. O markalar ki, günlük yaşantımıza girmiş ürünler olunca da  olursa marka olsun… Marka olunca ‘başında kuş mu konacak’ diye bağırasım var… Sizin yok mu sanki?<br />
Çocuklarımız gençlerimiz ve de yeni zenginimiz tutturmuşlar; bu marka şu marka diye.<br />
Neyin markası, “Neyin olacak anne… Spor ayakkabım o marka olacak…”<br />
Başka bir çocuk, “Cep telefonum işte bu marka olacak.”<br />
Bir marka müptelası çocuk ya da genç “kıyafetlerim, aksesuarlarım, parfümüm ve tüm gereksinimlerim marka olmalı” diyorsa durup düşünmek iyisini kötüsünü bilmek hatta bu konuda araştırma da yapmak  elzem olmuş görünen bu vaziyette.<br />
KADINLARIN MARKASI<br />
Kocası marka olan kadın onun marka oluşuyla böbürlene dursun bir başka genç kadın sırf marka diye üç gün kullanacağı çantaya milyonlar ödüyor.<br />
Bir ailenin üç aylık mutfak masrafı fiyatına kıyıyor paraya ve o markaya dünyanın parasını ödeyerek gösterişine yatırıyor. Dünyada onlarca çocuk açken kimin umurunda israf… Salt marka diye  mücevherler ve saatler; kişiyi memnun ediyorken, ekmek bulamayanların olduğu bir dünyada sizin debdebeniz sizin olsun..  Tok çocuklar ve tok insanlar ise her vicdan sahibinin.<br />
KOCA MARKASI İLE KADININ MARKASI<br />
 Eşlerin marka olması ayrı bir toplumsal bakış. Dolayısıyla buradan bakınca da başka dünyalar var işin içinde.  Ve yani; isim olarak marka,  tek olması veyahut ta erkeğin ya da kadının marka olması bu açıdan irdelenirse farklı sonuçlar doğururken marka farazisi çıkar karşımıza sayın toplumumuz. Ancak bu markada işaret sıfatı var…  Gelgelelim markalaşmış kişi her kimse; birbirinden beslenirken bizi besler mi beslemez? Sanmam ama  bu işin bu kısmına da bakmalı.<br />
Marka olmuş yazarlardan Dostoyevski’nin yazdığı kitaptan kendisini, toplumunu ve eşini tanımamıza ve  o hayatları bilmemize vesile olmuştur. Dolayısıyla da  ünlü yazarın hayatı dramla yoğrulurken, kendi gerçeği ile ördüğü Rus toplumunun gerçekçi yanını; Dünya Edebiyatına taşırken hayatında ödediği bedeller mi onu marka yaptı diye de sormamak elde değil.<br />
Ünlü bir iş adamının marka olması marka saat takmasıyla olmaz ama marka seven ve markayı gündemimize getirenlerden olabilir.<br />
Sanatçı diye tabir edilen ses sanatçılarının marka tutkuları su götürmez bir gerçekken marka kıyafetlere binlerce lira öderlerken marka mı oluyorlar sanki?<br />
HEMEN AKLA GELEN MARKA OLMUŞ SANTÇILAR<br />
Rahmetli Barış Manco bir marka… Çünkü Barış Manço, başlı başına bir özellik ve gerçek sanatçılarımızdan. Ses kadife… Besteler  harika… Kıyafetleri ve yüzükleri ile farklılık ve farkındalık yaratan ve yaptığı televizyon programlarıyla çocuklara güzel mesajlar veren bir kişilik ve o bir özel kişilik  ve bu özellikleri onu daha  yaşarken marka yapmıştı.<br />
Ha keza rahmetli Zeki Müren bir marka… Güzel sesi ve yorumu ve de besteleri, kıyafetlerindeki farklılığı ve kendini sevdiren bir marka.<br />
Ve Zülfi Livaneli var marka olan. Sanatçı kişiliği,  müziği, sanat elçiliği, kitapları ve de duruşu… Allah uzun ömürler versin ve sağlık..<br />
Ve Tarkan’da bir marka.  Allah için ses şahane besteler çokça ve yorum ve de görsellik harika.<br />
Bu sanatçılarımız ilk akla gelenlerimiz… Dünyaca ünlü piyano sanatçımız Fazıl Say var marka olmuş.<br />
Üstelik değerler kolay yetişmiyor… Marka patentini izin alarak değil gönüllere taht kurarak, kavratarak, imrendirerek alıyor bazı insanlarımız…<br />
Dünyaya mal olmuş insanlar da var marka olan. Bizim insanlarımız ve dünya insanları… İş kadınları, iş adamları, best modeller ve sinema sanatçıları…<br />
Marka olmuş kimseler  ‘önce insan’ diyen bir akli selim duruştalar ve var olanlar da göğsümüzü kabartırken marka merakı göğsümüzü daraltmasın.<br />
Kaldı ki marka olmak emek ve ışıkla ve de kolay kolay oluşturulacak bir imaj değil.<br />
Onun için marka merakıyla marka olmuş kişileri ayırt edelim ve marka saplantılı para yutucuların ürünlerin sırf marka diye alışverişi körükleyen marka saplantılarına “bir es” diyelim.<br />
Eğer “Önce insan”  dersek ve “önce marka” demekten kurtulur çarçur ettiğimiz markaya yatırdığımız paraları da insanlık için açlık için bağışlamasak da   vicdanımızı gözden geçirsek fena mı olur?<br />
İnsanın marka olması kalitesi ile orantılı ise yine aynı insanın kendini sevdirip topluma kabul ettirmesiyle birlikte gerçekleşen bir olgudur.<br />
Ama nesnenin kalitelisi illa ki  ‘marka ürünlerden’ geçmiyor ve de cep yakıyor… Özendiriyor ve hatta kıskandırıyorken  “marka marka” diye tutturmayalım çocuk gibi.]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/marka-ol-ya-da-olma-marka-olmak-baska-markaya-tamah-etmek-baska/50/</link>
<pubDate>Mon, 10 Jun 2019 11:00:51 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>İzmir gündemi Şato mu hadi canım sizde</title>
<description><![CDATA[İzmir’in göbeğinde bulunan ve eskiden restoran olarak da işletilen ve enfes manzaralı Şato Restoran İzmir Büyük Şehir Belediyesinin mülkiyetinde dört dönüm arazi üzerine kurulmuş bir konut. Gelgelim bu bina yıllardır bakımsız haliyle ‘metruk binaya’ dönmek üzere.  İzmir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in özel konut olarak bina üzerinde tadilat yaptırmasıyla başlayan tadilat tartışma yarattı İzmir’de.<br />
ŞATONUN ANLAMI NE?<br />
Şato, Orta Çağ Avrupa’sında bir bölgenin derebeyinin oturduğu büyük ve korunaklı binalara verilen isim. Şato sözcüğü Türkçeye Fransızcadan (château) geçmiştir. ... Bunun sonucunda Avrupa'da şehirlerin savunma yapıları (kale, hisar) yöneticiyle özdeşleşmiş ve ikamet ağırlıklı olmuşlardır.<br />
“Şato” denince akla ilk gelen kocaman ev olduğu gibi korumalı girilmez ve tarihi bina imgesi düşer bellek defterimize.<br />
İyi de bu binanın tarihi yüz yılı geçkin değil ki…<br />
Tasarrufu İzmir Büyük Şehir Belediyesi’nde olan bu yapı şimdi İzmir Büyük Şehir Başkanı Tunç Soyer ve ailesine konut olacak mı sorusuyla karşınızda sayın seyirciler.<br />
Durumdan fayda çıkarmaya çalışan bir bardak suda fırtına çıkarmaya çalışanları gördükçe içimiz sıkılıyor. Ülkemizin ilimizin başka gündemi yok mu kardeşim?<br />
NEYMİŞ EFENDİM!<br />
Birileri izin vermez birileri bu vaziyetti içine sindiremezmiş. Başkan Soyer’in eşi Neptün Soyer, ev olarak oturacağı ve ev olarak tanzim ettiği adı Şato olan bu eşsiz manzaralı yerle ilgili yapılan eleştirilere cevap vermiş.<br />
Ve sen misin eleştiren?<br />
Sosyal paylaşım sitelerinden veryansın söylemlerle özel olana karışılıyor mu karışıyor…<br />
Aman efendim…  Lütfen ve lütfen biz kadın insanlara karşı bir durun ve şiddetin dili de olduğunu unutmayın. Bu konuyu hatmetmiş biri olarak ta lütfen sosyal paylaşım sitelerinden seçilmiş bir belediye başkanının eşi olan bir kadın insanı değil seçilmiş belediye başkanına  “olur ya da olmazlarınızı” söyleyiniz çünkü muhatabınız İzmir Büyük Şehir Belediye Başkanıdır.  Kaldı ki bir kadın insana ders vermeye, oturacağı adresi göstermeye kalkmak şık değildir.<br />
ESKİ ANILARIM CANLANDI<br />
İzmir’in Varyantını her çıkışta yüreğimi cız ettiren yolları ve manzarası ile âşıkların yemek yediği ‘debi derya’ manzara ve ilk aşklar ve de Şato Restoran.   Kendi Şato olmayan o restoranda uğramayan var mıdır bilmem ama uğramaktan mağda o mecrada anısı olanlar da vardır kanımca.   Ailecek yemek yediğiniz yer ve ilk buluşma adresinizdeki o ilk anılar varsa o yerde; özeldir orası; orayı görmüş bilmiş biri olarak size.<br />
BU TARTIŞMALAR UZAYIP GİTMESİN ARTIK<br />
 <br />
Belediye Başkanlarına da lojman verilir ve bu konuda kendilerinin tasarrufundadır. Onun için bu konu daha fazla uzamadan çiçeği burnundaki başkanımızın icraatlarına yoğunlaşması için biraz sabır ve bekleyiş gerekiyor.<br />
Üstüne üstlük; İzmir Büyük Şehir Belediye Başkanı Tunç Soyer ilk icraatlarına başladı bile. Avrupa ile kardeş ilişkiler ve en önemlisi de yol parası derdimize ufakta olsa bir katkı. Akşam ve sabah saatlerinde yapılan yarı yarıya indirim biraz olsa da nefes aldırıyor sabah erken saatlerde ve akşam yaklaşırken yolda olanlara.<br />
Daha çok şey yapılacak da o da zamanla…  Başkanın seçim vaatlerini biliyoruz ve sabırla bekliyoruz isteğimizce bir İzmir’i istiyoruz…  İlla ki, söz vermek borçlanmaktır onu da başkanımız biliyor ve Belediye Başkanımızın sözünü tutacağından da zerre şüphemiz yok.<br />
Onun içinde söz dalaşına gerek yok.  <br />
Eskiler ne derdi; “Sabırla koruk helva olur”.<br />
Sabredip göreceğiz. Gerisi lafügüzaf…]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/izmir-gundemi-sato-mu-hadi-canim-sizde/48/</link>
<pubDate>Tue, 28 May 2019 10:52:57 +0300</pubDate>
</item><item>
<title> Kurtuluş Savaşı Günleri Ve Kuvayi Milliye Ruhu İle Telgrafın Telleri</title>
<description><![CDATA[Yüzyıllık Cumhuriyetimizin ilk adımı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919 da Samsun’a eski Bandırma Vapuruyla çıkmasıyla başladı.  O ilk özgürlük meşalesi Kurtuluş Savaşının başlangıcının temeli 19 Mayıs 1919 gününde Samsun’da atılmıştı Gazi Mustafa Kemal Atatürk  ve vatanperver arkadaşları. Yüzyıl öncesindeki o günlerde; vatanımız dış düşmanlar tarafından işgal edilmiş, ülkemiz esaret altına alınmaya başlanmıştı.<br />
19 Mayıs 1919 sadece bir milletin Kurtuluş Savaşını başlatması değil, bir milletin dirilişi ve emperyalizme karşı birlik oluşuydu. Bu birlik ve beraberliği sağlayacak olan da Anafartalar Fatihi, Çanakkale Meydan Muharebesi Komutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile koskoca bir milletti.<br />
KURTULUŞ SAVAŞI VE KUVAYI MİLLİYEDEKİ GENÇLER<br />
Sakarya’da Dumlupınar’da ve tüm cephelerde düşmanı püskürten Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ve Kuvayı Milliye ile taçlanan  gizli kahramanlar, vatansever  erkekler  de vardı. Kuvayı Milliyeci   erkeklerden  birileri de benim anneannemin iki erkek kardeşiydi. Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla babaları (onlar çocuk yaştayken) hain bir pusuda katledilen iki  genç erkekti o Kuvayı Milliyeciler.  Eski Yugoslavya’dan zorunlu göç etmiş ve salt Müslüman oldukları içinde ataları öldürülmüş  bir ailenin evlatlarıydı  Rıfat Rahmi ve Yakup. 1910 da başlayan Birinci Cihan Harbi’nde doğdukları şehirden öz vatanları Türkiye’ye kaçarak gelenlerdendiler. İstiklal Savaşı başladığında da Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün kurduğu Kuvayı Milliye Cephesine katılarak, anneleri ve kız kardeşlerini Ankara’da bırakarak cepheden cepheye koşuyordular. Bu gizli kahramanlardan ikisi de Rıfat Rahmi, Yakup adlı Müslüman ve Boşnak asıllı gençlerdiler. <br />
BİR KUVAYICI ERKEĞİN KIZKARDEŞİ VE AİLESİ<br />
Yakup ve Rıfat Rahmi; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün  Kurtuluş Savaşı’ndaki cephesine katılırken ailesi ile görüşemedi uzun yıllar boyunca. İki Kuvayı Milliyecinin  kız kardeşleri ve annesi; kendi cabalarıyla Kurtuluş Savaşı’nda bayrak dikiyor, Gazi Mustafa Kemal’in ordusunun muzaffer olması için çalışıyorlardı güçleri yettiğince.<br />
HERKESİN BİR HİKÂYESİ VAR SAVAŞ ZAMANINDA GERÇEK BİR KADIN GERÇEK BİR YAŞAM HİKÂYESİ<br />
Anneannem o zamanlar on beş yaşında ve Ankara’dan Eskişehir’e gitmek üzere bindiği bir kara trende; Kuvayı Milliye karşıtı bir vatan hainin onu gözüne kestirmesiyle direnişini “vatan için ömrüm de gençliğim de feda” diyerek hikâyesine başlatıyor.  O, bindiği kara trende; onları takip eden bir vatan haini erkeğin tehditlerine boyun eğmek zorunda kalıyor. Ne yazıktır ki, tren yolculuğu ve sonrasında o yaşlı adam;  ona zevce  olmazsa; ağabeylerini ihbar edeceğini söylüyor Nazife ve ailesine.  Açıkça tehdit ediyor ve  de o sıra Eskişehir’de  bulunan kızın ağabeylerine baskın yedireceğini söylüyor ve uzun zamandır aileyi takip ettiğini de belirtiyor. Yaşları küçük iki kız ve dul  bir anne olan çaresiz kadını faka bastırıyor o hain adam.  Kendinden 50 yaş küçük kızla evlenmek üzere Eskişehir yakınlarındaki köyde düğün dernek kuruluyor 15 yaşındaki Nazife’ye.  <br />
Henüz yeni yetişen   Nazife (anneannem) “Vatan sağ olsun” deyip kendisinden elli yaş büyük o vatan haini fırsatçı adama gelin oluyor.  Nazife kız ile aynı durumda ve aynı yaş grubunda olan bir başka ailenin kızı da o köydeki bir başka yaşlı adamla evlendirilmek üzere düğün gecesine buluyorlar kendilerini hem de aynı gecede.<br />
Oysa Nazife, savaşta olsa hayallerinden vazgeçmeyen hayalleri olan bir ergen kız o vakitlerde. Savaşın sona ermesini dileyen bir genç kız adayı.  Düşman işgalinde olan yurdunda oradan oraya kaçarken işlediği kanaviçelerini denk ettiği bohçasını; Kağnı Arabasına yük yapmasın diye yol ortasına atan yeni yetişen kızlardan sadece biri.  Nazife,  “yine işlerim, eğer sağ kalırsam ve ülkem düşman işgalinden kurtulunca ve nasip olursa; yuvamı kurar, esaret içinde yaşamadan hür yaşarım” diyerek yol ortasına bıraktığı çeyizlerini bana anlatandı yıllar sonrasında anneannem.<br />
NAZİFE VATAN HAİNİNDEN NASIL KURTULUR<br />
Adına türküler yazılan güzeller güzeli Nazife onu ve ailesini tongaya düşüren adamın esaretine ve ona sahip olmasına boyun eğecek bir kız değildir ve o hain adamı düğün sonunda bırakıp kaçmak üzere planlar yapar; onunla aynı kaderi yaşayan arkadaşıyla. Yaşlı ve hain kocaya yar olamamak üzere düğün gecesinde ona içirdiği bir ilaçla adamı uyutmayı başarır ve arkadaşı da öbür yaşlı adamı aynı uyku ilacıyla uyuturlar ve önceden sözleştikleri erkek kıyafetlerini üzerlerine giyerek buluşurlar. İki genç kız korkuya yenik düşmeden;   türlü korkulara gebe olan birçok tehlikeleri göze alarak yola revan olurlar. Çok zaman yayan yürüyerek, gece yarısı geçen bir at arabasının onları almasıyla Polatlı’dan Ankara’ya vardıklarında gün çoktan ağırmış, yenilenen geceye teslim olmaktadır ama iki kız da özgürlüğüne koşmaktadır.<br />
Zorla tehdit ve şantajla o kötü adamlarla evlenen kızların anneleri adeta yasla düğünün bitmesini beklemeden o zaman tek tük olan arabayla Ankara’ya dönmüşler neyse ki. Ve kızlarını karşılarında gören anneler sevinç gözyaşlarıyla kızlarına sarılmışlar o beklenmedik gelişlerinde. Ve o günden sonrasında kızlar her dışarı çıktıklarında düşmana haine karşı tedbirli davranıp erkek kıyafeti giyiyorlarmış.  <br />
TELGRAFIN TELLERİ<br />
Kuvayı Milliyeci Yakup, Rıfat Rahmi, Sakarya da Kızıl Irmakta ve İngiliz, Fransız Askerlerine rağmen düşman telefon telsiz telgraf tellerini kesiyorlar o sırada.  O nehirlerde ‘üç gün üç gece’  aç biilaç, suya; ‘karabatak gibi batıyor çıkıyor’ ve düşmanın telgraf tellerini keserek oradan da gitmeyi başarıyorlar ve Kuvayı Milliye deki görevlerini başarıyla tamamlıyorlar Rıfat Rahmi ve Yakup.<br />
İşte budur Kuvayı Milliye ruhu… İşte budur Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ordular İlk hedefiniz Akdeniz’dir ileri” sözü ile başlattığı zaferin ve  kahramanlarının canını dişine taktıkları ölümü göze aldıkları günlerdeki bilmediğimiz gizli kahramanların yaşadıkları.  Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ya istiklal ya ölüm” bildirisiyle kenetlenen Türk Halkıdır.  Gizli kahramanlarıyla ve bir milletin direnişiyle kazanılan zaferin ardındaki kahramanlarından birinin kız kardeşinden dinlediğim bu gerçek hikâye beni her zaman onurlandırmıştır. Gazi  Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün  “benim aziz milletim “ dediği Türk Milleti,  canı pahasına istiklale koştu ve işgal altındaki yurdunda satılmış teslimiyetçi fırsatçılara rağmen Kurtuluş Savaşı’ndaki kahramanlarımızla vatanımızı işgal güçlerine teslim etmemişlerdi.<br />
Rahmetli anneanneciğim de İstiklal Savaşına birebir tanıklık yapmış ve bu uğurda savaş vermiş cepheye mermi taşımış kadınlarımızdan sadece biri. İstiklal Savaşı’nda yitirdiğimiz tüm şehitlerimizi  gazilerimizi  saygı ve hürmetle anıyorken bize ve Türk Gençliğine 19 Mayıs Spor ve Gençlik Bayramını hediye eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ve onun silah arkadaşlarını saygıyla yad ediyorum.  İşte o günlerden bu günlere ulaşan bir asil milletin evlatları olarak da “19 Mayısın 100 yılında biz hepimiz bu güzel vatana kurban oluruz, esarete asla boyun eğmeyiz” diyorum.<br />
 <br />
 <br />
 <br />
 ]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/kurtulus-savasi-gunleri-ve-kuvayi-milliye-ruhu-ile-telgrafin-telleri/46/</link>
<pubDate>Mon, 20 May 2019 10:59:49 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Liseli bir müzik grubunun bilinmeyen dünyasında gezintiye çıkmak</title>
<description><![CDATA[<strong><em>“İnsan birçok şeyi tek başına yapabilir, ama birçok şeyi tek başına yapamaz”</em></strong><br />
                          Ortaklaşa iş yapma, birlikte hareket etme ve genişletilmiş haliyle; grup olma ihtiyacı insanın var olduğu ilk zamandan bugüne içgüdüsel olarak ortaya çıkan bir değerdir. Birilerinin yanında olduğunu bilmek, birlikte bir yolda yürümek, açığını bir başkasının gücüyle kapatmak, bir başkasının açığını kapatmaya güç olmak… Tüm bunlar, sadece ve sadece grup içinde hissedilebilecek duygular.<br />
                          Gençlere de eğitim sistemimizde bireyselleşmekten uzaklaşmayı, tek vücut olarak hareket etmeyi öğretmek, gittikçe dijitalleşen ve yalnızlaşan toplumun sağlam temeller üzerinde yükselmesi için büyük önem taşımaktadır. Atasözümüzde söylendiği gibi birlikten kuvvet doğacağını onlara rol model olarak göstermek tüm eğitimcilerin ve anne-babaların sorumluluğundadır.<br />
                          Okullarda grup çalışmaları sıklıkla ve birçok alanda yapılmaktadır. Bunlardan biri de kurulan müzik gruplarıdır. Bu sayıda, bir müzik grubunun parçası olmanın gençler için anlamını ve gençlerin hayatları üzerindeki etkilerini yazmak istedim. Baharın gelmesiyle birlikte pek çok müzik yarışması arka arkaya yapılırken ben de tarifi kelimelere sığmayan güzel İzmir’deki bir müzik grubuyla görüştüm. Kimdir bu grup derseniz;<br />
                          Tuğba Özbek Anadolu Lisesi’nin müzik grubu. Pırıl pırıl gençler. Saygılı, efendi, alçakgönüllü kimlikleri ile yürüyorlar yollarında. İnsan olmak en önemlisi, Şems-i Tebrizi’nin de söylediği gibi; <em>“Hayatta her şey olabilirsin; fakat önemli olan hayatın içinde ‘insan’ olabilmektir.</em>”<br />
                          Yarışmalara katılıyor bu gençler. Yarışmadan yarışmaya öğrenciler değişebiliyor. Biri bir yarışmada solist olurken, diğeri bir başka yarışmada kendini gösterebiliyor örneğin.  Grupları oluşturan bireyler isimsiz kahramanlardır. Çoğu zaman müzik gruplarındaki kişilerin isimlerini bilmeyiz. Onlar tek bir vücut olabildikleri için ortaya bir çalışma çıkarabilmektedir, bireyselliklerini ön plâna aldıkları için değil. Ben algısı silinmiştir. Ben de size bu gruptaki isimsiz kahramanlardan bahsedeceğim.<br />
                          Grup üyelerinin tamamı, müziğin hayatlarında gelip geçici bir heves olmadığını anlattı bana. Bu grup kurulmadan daha önce müzikle ilgilenmeye başlamışlar, ancak grubun kurulmasıyla birlikte amatörlükten profesyonelliğe giden yolda ilk adımlarını atmışlar. Her ne meslek sahibi olurlarsa olsunlar, müzik yapmaya devam edeceklerinden bahsediyorlar. Müzik yarışmalarına hazırlanmanın ise hayatları üzerindeki etkileri büyük. Kendinden bir şeyler katarak bir yarışmada bir yerlere gelmeye çalışmak onlara bambaşka bir keyif veriyor örneğin. Sahnede bulunmak, bu deneyimi yaşamak, bir yandan sosyalleşirken diğer yandan eğlenebiliyor olmak, hatalarından ders çıkararak ilerlemeyi yaşamak yarışmalarla hayatlarına giren deneyimler.<br />
                          Yarışmaya hazırlık süreci ile birlikte bir grup olmanın ne demek olduğunu, grup bilinciyle çalışmanın kişi üzerine yüklediği sorumluluğu çok daha iyi anladıklarını ifade ediyor gençler.  Ayrıca başkalarının hatalarını tolere edebilme becerisi kazanmak da sürecin onlara getirisi. Müzik yarışmalarına hazırlanmak için gerekli olan bitmeyen tekrarlar, defalarca alınan provalar, enstrüman üzerindeki hakimiyet ve müzik bilgisi artışını da beraberinde getirmiş. Çalışma süreci hayatlarındaki bazı şeyleri erteleme, hatta bazı şeylerden vazgeçme fedakârlığını göstermeyi öğretmiş onlara. Sosyal çevrelerinin genişlemesi de ceplerine koydukları kazançlardan. Okulda artık müzisyen kimlikleri ile tanınıyorlar. Böylesine yoğun bir çalışmada derslerinin tepetaklak olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Her biri mevcut durumlarını korumuşlar. Disiplinli ve programlı çalışmayla birlikte derslerini de yürütebildiklerini söylüyorlar. Yoğun çalışıyor olmanın görünmeyen bir yan kazanımı da olmuş aslında gençlere; sosyal medyada ve bilgisayarda geçirdikleri zaman azalmış ve bu bir anlamda tekillikten çoğulluğa bu anlamda da geçiş yapmak demek. Bilgisayar oyunlarının ve sanal dünyanın fazlasının kişinin sağlığı, psikolojisi ve sosyal gelişimleri üzerindeki olumsuz etkisi düşünülecek olursa müziğin gençlere sağladığı faydanın aslında ne kadar büyük olduğu görülebilir.<br />
                          Gençler bu yolda elbette yalnız değiller. Bir diğer isimsiz kahraman da okulun müzik öğretmeni. Yıllarını müziğe adamış kimliğiyle gençlerin elinden tutuyor, onları koordine ediyor, onlara yol gösteriyor, çalışmalarda hep başlarında, hep yanlarında. Psikolojik olarak onlara destek oluyor. Sorunları, yenilgileri, yıkılmışlıkları birlikte çözüyorlar. Okul idaresi gençlerin bu yolda ilerleyişine manevi desteğini esirgemiyor. Okuldaki diğer öğretmenler de öğrencilerin çalışma saatlerine hoşgörü göstererek önlerini açıyorlar. <br />
                          Bir de işin maddi yönü var elbette.  Bu, en sıkıntılı nokta. Maliyeti gönüllü olarak gençler ve onları çalıştıran müzik öğretmeni üstlenmiş. Enstrümanların bakım maliyeti gibi birçok harcama var. Hazırlıkların stüdyoda yapılması gerekiyor ve okulda bir stüdyo yok. Stüdyo çalışmaları için farklı yerlerden destek alınmış.<br />
                          Kolay bir yol değil yürünen. Tuğba Özbek Anadolu Lisesi müzik ekibine ve onlar gibi bu yolda hevesle, gönülle, azimle çalışan tüm gruplara kocaman alkış.<br />
                          Gençleri, gençleri bir yerlere getirmek için elinden tutan öğretmenleri desteklemek gerek her konuda. Bu ülke ancak ve ancak gençlerle yükselebilir. Ulu Önder Atatürk ne güzel söylemiş: <strong><em>“Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız.”</em></strong> Ve elbetteki; <strong><em>“ Sanatsız kalan bir miletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”</em></strong>]]></description>
<author>Belma Alper Uğurlu</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/belma-alper-ugurlu/liseli-bir-muzik-grubunun-bilinmeyen-dunyasinda-gezintiye-cikmak/45/</link>
<pubDate>Mon, 20 May 2019 10:58:32 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Sporda Erdemlilik</title>
<description><![CDATA[Yıl 1990. Gazeteler Pierre de Courbertin ödülünü bir Türk milli atıcının kazandığını yazıyordu. Fair Play Dr. Alp Kızılsu’nundu. <br />
Kızılsu, Balkan Şampiyonası’nda yaptığı bir atışın orta hakem tarafından geçerli sayılmasına itiraz etmiş ve “Hayır, ben plakayı vurmadım” demişti. Kızılsu bu şampiyonada altıncı olmuştu. Ama ömrünün sonuna kadar unutamayacağı bir ödülü, doğruyu söylediği için kazanmıştı. <br />
<br />
Türkiye, ilk Fair Play ödülünü, kalesine atılan şutun gol olduğunu söyleyerek kararı değiştirten Konya Derbentspor kalecisi İsmet Karababa ile aldı. Konya Derbentspor kalecisi İsmet Karababa’nın 1984 yılında kazandığı Fair Play ödülünden sonra Dr. Alp Kızılsu dünya spor tarihine “Sporda Erdemlilik” ödülünü kazanarak adını yazdıran ikinci sporcumuz oldu.<br />
<br />
2 Kasım 1969… Madrid’in en büyük stadı Barnebau’da 80 bin kişi önünde Real Madrid ile Sabadiel, İspanya Futbol Ligi şampiyonluğu için karşı karşıyalar. Maçın 50'nci dakikasına kadar gol yok. Bu dakikada Sabadiel takımının atak oyuncularından Pedro Zabella, topla ilerleyip karşı kaleye şut atmaya hazırlanıyor. O anda Real Madrid kalecisiyle beki kaza sonucu çarpışıyorlar. Kaleci baygın durumda yere düşüyor. Zabella bir duraksamadan sonra yüzde yüz golle sonuçlandırılabileceği durumda olmasına karşın topu eli ile iterek “hand”e neden oluyor. Real Madrid daha sonra bir gol atıp maçı kazanmıştı. Real Madrid taraftarları hararetle sevgi göstermesinde bulunuyorlar. <br />
<br />
Karşılaşmayı izleyen günlerde, kulübün yöneticileri şu gerekçe ile Zabella’yı cezalandırmak için toplanıyor. Zabella’ya gol atmak için mi yoksa karşı takıma centilmenlik kurallarını öğretsin diye mi para ödeniyordu?<br />
<br />
Buna karşın İspanyol basını Zabella’yı “erdemli sporcu” diye tanımlıyor, uluslararası kurul da Zabella’yı “Zafer Kupası” ile ödüllendiriyordu. <br />
<br />
Yukarıda somut örneği verilen “sporda erdemlilik Fair Play” olaylarından biri belki çok kişiyi şaşırtacaktır. Fakat çağımızın insanı, kendisi ile yaptığı çekişme ve genellikle yarış olarak tanımlanan sporu artık erdemlilik kurallarına uygun bir düzeyde sürdürmeye çalışmaktadır.<br />
“Kurallar ister yazılı olsun isterse olmasın, doğruluk ve şeref kavramlarının gerekleri yerine getirilmelidir” biçiminde oluşan bu düşünce türü “Fair Play”in, “sporda erdemlilik” düşüncesinin doğmasını ve gelişmesini sağlayacak, aynı zamanda sporcuları doğacak tehlikelerden koruyacak ve insanlara şeref kavramını benimsetecektir.<br />
<br />
“Fair Play” sporun var olması demektir. Çağımızın insanının insan olmasını sağlayan ilk koşul erdemli olmasıdır. Özellikle de erdemi sporun en iyi biçimde olması için çalışılması yolunda uygulamak daha da güzeldir.<br />
<br />
Ve son günlerde yazılı ve görsel basından takip ettiğim bir ismi hatırladım, Arda Turan. Buraya kadar anlatmaya çalıştığım erdem ve doğruluğun çok uzağında olan isimlerden. Devamını yazmaya gerek yok. Her şeyin başı erdem..Sporda erdemlilik.<br />
Merhabamız erdemli sporculara.]]></description>
<author>Okan Yüksel</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/okan-yuksel/sporda-erdemlilik/44/</link>
<pubDate>Mon, 20 May 2019 10:57:48 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Milyonlar birlik oldu!</title>
<description><![CDATA[İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, mazbatasını aldıktan sonra seçimin tekrar edileceğini öğrendik.<br />
Milyonlar birlik oldu. Birçok insan “Her şey güzel olacak Ekrem Abi” diye slogan atıyor. Vatandaş kendi çapında yardım desteği sağlayarak “23 Haziran’da İzmir’den İstanbul’a 4 kişiyi gönüllü götürebiliyorum”  diyor. Bir başkası "10 öğrencinin İstanbul’a olan tüm ulaşım masraflarını karşılarım" diye yardımcı olacağını belirtiyor. Bunun gibi nice dayanışma örnekleri vermek mümkün.<br />
Belediyeler, İstanbulluları tatilden uzak tutmak için “23 Haziran’da kapalıyız, nem çok, denize girmek yasak ve tehlikelidir, kar ve kum fırtınası olacak” gibi afiş çalışmaları paylaşıyor.<br />
Hangi şehir, hangi yaş olduğu hiç önemli değil. Herkes Ekrem İmamoğlu için el ele. Ünlüler sosyal medya hesaplarından #herşeyçokgüzelolacak hashtagi ile destek mesajları atıyor.<br />
Ekrem İmamoğlu’nu destekleyenler umutlu ve en iyisi olacağına inanıyor.<br />
Sosyal medya hesaplarında vatandaşlar tarafından “Tarihi aklınızda iyi tutun, 6 Mayıs 2019 Türkiye’de seçme ve seçilme hakkı kaldırıldı” diye tepki yazıları paylaşıldı.<br />
Seçim tekrarlanabilir ancak aynı zarf içinde kullanılan ilçe belediye başkanı,  il genel meclis ve muhtar oyları kabul edilirken neden sadece büyükşehir oylarını saymadılar buna anlam veremiyorum.<br />
İstanbul ve Türkiye için hayırlısı neyse o olsun. Hepimiz 23 Haziran gününü merakla bekliyoruz.]]></description>
<author>Berna Vatansever</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/berna-vatansever/milyonlar-birlik-oldu/41/</link>
<pubDate>Mon, 13 May 2019 13:25:11 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Her şey güzel olacak</title>
<description><![CDATA[Hemen herkese slogan olan bu söylem nereden çıktı?  “Her şey güzel olacak Ekrem Abi” diye seslenen bir çocuk, bir ergenden geldi bu sözler.  Bir çocuk ağzından dökülen sözlerle; güzellik geldi yüreklere. Bir çocuğun naif umutlarından çıkan güzellik dilimize yerleşti, umut oldu güzelliklere.<br />
Peki, nedir güzellik?<br />
Estetik açıdan güzellik, çirkinliğin karşıtıdır. Yüzyıllardır insana, insan ruhuna yönelik güzellik, dünyamıza yönelik güzellik… “Daha ne olsun katmerleşen güzellik olsun…” dememek elde mi?<br />
AMA VE LAKİN GÜZELLİK GÖRECELİ YAHU<br />
Bir iki düzeltmeyle insan bedenindeki güzellik bu konuda uzman estetikçilerin işi ama anadan doğma güzelliğe güzellik katmakta yaratandan ötürü yaratılana güzellik katmak ruh işi.<br />
Şimdi insandaki fizik güzelliğine bakılıyor lakin ne derece bakılması gereken bir olgu düşünüyoruz öyle mi? Bundan sebep,  anneannemin bir hatırlatması düştü bellek defterime ve fikrimin ön belleğine. “Dil mi güzel dilber mi?” demişti anneannem.<br />
“Dilber güzel, dil sonra” diye cevap vermiştim.<br />
“Yok” dedi ve anlattı görmüş geçirmiş bilge kadın anneannem: “Dilber güzel görünen gelgelelim doyuyorsun ona, dil güzeline ise doymuyorsun”.<br />
Haklıydı anneannem. Güzelliğin izafiliğini anladığımda ve geçiciliğini görüp bilip yaşadığımda anladım ki, hiçbir şey baki değil.  İnsanda olan fiziksel güzellik hiçte kalıcı değil… Ama güzel huy öyle mi ya!<br />
Onun için güzele bakadur sen… huyu güzele ise ruhunla sarıl.<br />
“Dünya güzelliği nedir” diye düşünürsek insanla güzelleşen tabiat ana ve bozulmadan kalabilse ekolojik dengeler…<br />
Hak yemeyen, seven ve dünyayı insanı sevdiren ve herkese emeğe saygı duyan insanlarla değil midir güzellik…<br />
Güzel ahlak ve güzel hasletler insanı insan yapan değerlerdir kuşkusuz ve bir de bu güzel insan iyi insan kavramı; topluma yansırsa değmeyin keyfimize…<br />
İŞTE TAM BU YÜZDEN EKREM İMAMOĞLU’NA YAKIŞAN GÜZELLİK DİL GÜZELLİĞİ TAVIR GÜZELLİĞİ DEVREDE<br />
“Her şey güzel olacak” derken o çocuğumuz İmamoğlu’nun tertemiz yüzü ve dili, kucaklayan tavrı bu slogana ‘cuk’ oturdu tabiri caizse.<br />
Herkes olmasa da çoğunluk, üç-beş ayda tanınan Ekrem İmamoğlu’nun sevdi. Nedeni, o dil güzelliğinin altında yatan ruhundan yansıyan güzellikleri gördü çünkü. İstanbul’da başlayan dalga dalga yayılan bu sevgi selinin mimarı İmamoğlu’dur. Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Belediye Başkanlığı seçiminin iptal edilmesiyle birlikte; kullandığı sakin dili ve tavrı onu daha da büyüyen bir sevgi seliyle buluşturdu.  Bu sevgi İstanbul’u aştı, tüm ülkeye yayılırken sevginin gücü;   bir sevgi adamını, bir güzel adamı onun yapıcı dili ve kararlı duruşuna bakıp gören onlarca insan; onu bağrına bastı.   Evet, İmamoğlu, bir sevgi adamı, uzlaşmacı bir kişilik ve tutuğunu koparacak, bir o kadar da saygılı ama kendine ve insanına da saygılı bir kişilik. İşte bu önemli karakter, sevdirdi kendini çocuklara dâhil. Nitekim İmamoğlu’na  sahip çıkma sloganını tertemiz bir çocuk buldu. Dolayısıyla da sosyal medyada, sokakta ve evimizde ve de umutlarımıza yerleşti “Her şey güzel olacak” söylemi.<br />
İZMİR KARŞIYAKA FARKI<br />
 Karşıyaka Sosyal Demokrat yapısıyla tanınan, güzel olan her oluşumu paylaşan, insanını seven ve “35.5 da” denilen bir ilçesi İzmir’in.<br />
Bu ilçeden ünlü şairler, yazarlar çıkmış ve Atilla İlhan gibi bir usta edebiyatçıyla; naçizane  komşuluk yapmış olan bendenizi henüz ortaokul öğrencisiyken bana şiiri sevdirmiş bir ustaya ev sahipliği yaptırmıştır Karşıyaka.<br />
Fahriye Ablanın söz dizimi ustası Ahmet Muhip Dranas’ı yetmişlerin başında ilkokul öğrencisiyken tanıma şansına sahip bir çocuklukta; Karşıyaka Naldöken de deniz manzaralı fakat tepelere kurulmuş o evlerde tanıma fırsatında; edebiyatı, edebiyatın ‘edep’ kökünden gelmesini anlayacağım dille anlatmasını sevmiş, “illa ki yazar olacağım” diye tutturmuştum.  Karşıyaka sanatçısına kucak açmıştı o zamanlarda da bu zamanlarda da.<br />
Onlarca yazar ve şair Karşıyaka da bir zaman dilimi de olsa yaşarken özbeöz Karşıyakalı birçok yazarımız var…<br />
Samim Kocagöz, Tarık Dursun K.  Ki çok yakın bir dostumdu. Tarık Ustayı özlemle anıyor, ruhunun şad olmasını diliyorum.  Ve birçok ünlü isimleri barındıran yine Karşıyaka…<br />
Hürol Dağdelen yazdıkları ve duruşu ve bitmek bilmez gazetecilik, titiz gazete sayfa çalışmalarında; basın camiasında ‘marka olmuş’  gazeteci yazar arkadaşımız… Ve bundan böylesinde kitapları da olacak, bundan eminim… Makale yazılarında okurunu çoğalttığı gibi,  kitaplarla da okurlarını çoğaltacağı günlerin yaklaştığı kanaatindeyim.<br />
Okan Yüksel ve Sancar Maruflu hepimizin tanıdığı ve sevdiği isimler ve alanlarında iki kıdemli isim ve ayrılmaz ikililer.<br />
Çok değerimiz var Karşıyaka’da… Kimler mi var?<br />
Emekli Hâkim ve avukat ve de şair üstelik yazın ustası Veysel Gültaş’ımız var…  Sanata ve sanatçıya verdiği değerde kendi değerini mütevazılıkle süslüyor. Her yakası kültür her yanı edebiyat ve hakkaniyet bir gerçek aydınımızdır Veysel Gültaş.<br />
Ve Yine hâkimlik yapmış, Avukat Rıfat Özer’imiz var ki yazma yeteneği ile bilgi ve deneyimlerini aktarıyor okuyucularına, siyasi alandaki başarı ve deneyimlerini paylaşıyor insanlarla. Başarının deneyimle ve yerinde saymadan olacağını ispatlıyor.<br />
Ve de Erkan Sevinç’imiz var. Prof. Dr. olmasının yanı sıra sanatçı kimliğiyle köşe yazıyor, yıllardır gazetecilik yapıyor… Oradan oraya koşturuyor ve kitap yazıyor, müzik yapıyor… Daha ne olsun… Her yer güzel olsun…<br />
Her yanımız edebiyat ve sanat olsun... Ve de illa ki her şey güzel olsun…<br />
İşte Karşıyaka işte Karşıyaka’nın birçok aydın insanı ama bu kadar değil, daha çoğuz…<br />
Karşıyaka denildiğinde ön planda olan görünen kızlarının güzelliği idi, o zaten tescilli.  Güzellik görselde değişim rüzgârı yakalarken; Karşıyaka’nın demokrat insanların çoğunluğu kendi memleketine yatırım yapan iş adamları ve yaşayan efsane Selçuk Yaşar var ve iyi ki var…<br />
Efsane Belediye Başkanlarımızdan Kemal Baysak ve Terbay Şirketler Grubu’ndaki işi yanı sıra Bosna Hersek Fahri Konsolosumuz… Ayrımcılık yapmayan, herkesi kucaklayan başkanlarımızdan ve iyi ki varlarımızdan…<br />
Kaf Kaf Sin Sin  Kafsin Kafsin Kaf da bizim ve iyi ki de var takımımız ve gençlerimiz sevgi ile ördükleri çarşıda seviyorlar dünyayı ve insanımızı…<br />
İzmir ve Karşıyakalı eski Muhtarlarımızdan Sevim Çeliker oturduğu evinin penceresine “Her şey güzel olacak” afişini asmış.<br />
Sevim Çeliker’i yıllardır tanırım kendisi Karşıyaka Tuna Mahallesi’nde üç dönem muhtarlık yapmış bir Cumhuriyet kadınıdır. Yaptığı etkinlikler ile anılır ve bilinir.<br />
“Her şey güzel olacak” sloganını yaptırdığı pankartla evinin penceresinden asmış güzellik bekleyen bir büyüğümüz. Yaşı ilerlese de kitap okumaktan, kitap okuma günlerinden vazgeçmeden etrafıyla bilgiyi, edebiyata katkı sağlayan yazarları paylaşan bir annemiz. Sevim Çeliker’in fikrine, gönlüne sağlık.<br />
İşte budur Karşıyaka farkı ve tüm Karşıyaka tüm ülkemiz gibi “Her şey güzel olacak” diyorsa eğer gerçekten güzelliklere gebeyiz ve güzellikler hepimize…<br />
 <br />
REKLAMIN İYİSİ KÖTÜSÜ YOK<br />
Ama ve fakat velakin… Sevmeme, hoşgörüsüzlük ve güzel olanı reddetme edebiyatı tutmuyor artık.. Günler gecelerdir  televizyonlarımızda kadrolu yüzler İmamoğlu’nu konuşuyorlar… Varsın konuşsunlar da farkındalar mı bilmem ama zihinlerimize yerleştiriyorlar o çok konuştukları kişileri.  Bu bağlamda da ve demek oluyor ki, reklamın iyisi kötüsü yok!  Zira etki tepki çekiyor. Yaratıcı yazarlık ve reklamcılığın temel öğretisi akıllarda kalıcı olacak olanı tekrarlamak. <br />
Kaldı ki siz kendi aranızda konuşurken, lütfen sevgiyi güzelliği de konuşun… Milletimiz de yeni seçimde konuşacak ve insan psikolojisine ittiğiniz her ne varsa gerçekle yüzleşecek, kazanan sevgi  ve güzellik olacak.<br />
BİZİM HALİMİZ NE OLACAK BU ARADA KAYNASIN TENCERE RAMAZAN MÜBAREK GÜNÜNDE DEĞİL Mİ AMA?<br />
Türkiye, yenilenecek olan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına odaklanırken bizler geçim derdindeyiz ve bu gerçeğe birde buradan bakalım.<br />
Biz, enflasyon farkında aldığımız maaşları yettiremezken Ramazan Ayı’nda soframıza istediğimiz yiyecekleri alamıyorken “halimiz ne olacak” diyoruz.  <br />
Bu can pastırma da istiyor, tatlı da… Mevsim meyvesi, sütü, eti de… Güllaç ta…<br />
Üstü-başı zaten çoktan geçtik, araba yazlık falan hayalken kiramızı muntazam versek ne ala.<br />
Borçları hiç sormayın, ruh sağlığımızı bozuyor!<br />
Şimdi bu kadar sorun varken, umuda sarılmamak olmaz. Borçlar bitecek bir gün; hatta tez günde ve herkese güzellik lazım olan bir dünyada sosyal adalette ve paylaşımda bir çocuğun ağzından çıkan cümlelerle; “Her şey çok güzel olacak” dedik ve tüm güzelliklere selam olsun.<br />
 ]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/her-sey-guzel-olacak/39/</link>
<pubDate>Mon, 13 May 2019 12:41:36 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Hobi edin iş olur</title>
<description><![CDATA[Bahsedeceğim ‘hobi’ marka değil. Hobi veya hobilerimiz, kişiye özel istek ve beceriyle seni marka yapacak bir başlangıçta olabilir eğer istersen. İçinde kalmış, “yapabilir miyim” diye iç geçirdiğin meraklarının, becerilerinin ortaya çıkarma istek ve teşvikle başlıyor.<br />
“Hobi” dediğin özel bir zevk, nasıl nerede ne yapabilirim? İlla ki yapacağın bir şeyler vardır.  <br />
İşte sana birçok seçenek: Biçki dikiş, nakış, resim, seramik, güzellik uzmanlığı, diksiyon, emlak, yabancı dil, Türkçe kursları vs. Seçimi senin isteğine kalmış kurslar bu kurslar.<br />
TÜM ÜLKEMİZDE HALK EĞİTİM MERKEZLERİMİZ <br />
İzmir İlimizin İlçelerinde de kendini geliştirmek, “hobi” edinmek isteyenlere en iyi adres Halk Eğitim Merkezlerimizdir. Eğer hobi, hatta meslek edinmek isterseniz gidip görüp bakın ve yapabileceklerinize bir göz atın.<br />
 Genciyle, orta yaşlısıyla zamanın değişen ve gelişen yüzünde eskiyle yeniyi, doğrudan üretimle insanı buluşturuyor Halk Eğitim Merkezleri. Evde oturan genç emekli, sosyalleşmenin başka bir boyutunu, hobi ve beceri kazanma merkezlerinde yaşıyor. Arkadaş ediniyor, öğrendiklerini ve yaptığı üretimleri paylaşıyor, işe yaramanın farkındalığıyla üretiyor.<br />
Halk Eğitim Merkezlerinin en önemli işlevlerinden biri de meslek edindirme kurslarıdır.<br />
 Bu kurslardan sertifika alan ve işin ehli olan kişiler ‘Usta Eğitici’ olarak iş de ediniyor kendine. İnsana yatırım yapan, eğitimin ömür boyu olmasını hepimize anlatan bizi tembellikten alıkoyan hobi olarak başlanan ve süregelen kurslara şapka çıkarıyorum… Bu vesileyle de Milli Eğitim Bakanlığına, İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerine o kurslara katılan ve meslek sahibi olan insanlar adına da teşekkürler ediyorum.<br />
 <br />
BİN DÜŞÜN BİR KONUŞ<br />
Televizyonlarda özel hayatlar konuşuluyor, konuşulsun da, ‘temcit pilavı’ gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze konması sıkıyor. Evlenme programları bitti, sıra özel hayat deşilmesine mi geldi? <br />
‘Özel hayat’ demişken özel hayat, adı üstünde özel hayattır. Dolayısıyla konuşurken incitmeden karalamadan iftira atmadan konuşmak insan olmanın gerekliğindedir.  Kaldı ki toplumsal bir iş yapıyorsanız önce kendinizi eğitin, Türkçemizi iyi kullanın, kültüre sanata yer verin ve sizi alkışlayarak seyredelim.<br />
TRAŞ ALİ BERBER<br />
Estetik hayatımızın olmazsa olamazı mı? Olsun tabii. Hangimizin güzellik merkezine yolu düşmez bilemem ama güzellik içimiz dışımız yaşam şeklimiz olup çıkmış karşımıza. Kaldı ki estetiği meslek edinenlerin ve bu işi yapan tıp doktorlarımızın marifetli ellerinden yaşa ve yer çekimine karşı koyan gözle görülür güzellikleri biliyor görüyoruz.    Bundan sebep bazı güzellik salonları tıklım tıklım… “Demek ki müşterisi çok” diyorsunuz da,  aldanıyorsunuz o kalabalığa!<br />
Basmahane Berberimizin üç numara tıraşında sıraya girenler gibi biri giriyor, diğeri çıkıyor güzellik merkezinden.  Ya sonra? Güzel olmuş mu? Olmamış mı? Nasıl olmamış? Olmamış işte. Dolgu tutmamış, yüz gerilmemiş! Falan filan…<br />
Birbirine benzeyen suratlar cabası olunca “eksik olsun böyle gençleşme” demiyor musunuz?<br />
İşin ehli olan ellere sözümüz yok lakin otomatiğe bağlanmış gibi salt para için sizi geçiştiren az malzemeyle çok iş çıkarttığını düşünen ve sadece kendi ekonomisini düşünen ve para kazanma hırsıyla güzelliğine bütçesini kısarak para ayırmış kadına zaman ayırmayan güzellik merkezlerine buradan bir tavsiye.<br />
Tıraş Ali Berber salonunu sollamadan yapın işinizi ki ‘boyacı küpü’ olmayan güzelliğin ince ayrıntılarında yeni ucubeler türemesine sebep olmayın.     ]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/hobi-edin-is-olur/38/</link>
<pubDate>Mon, 06 May 2019 13:04:52 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Nasıl vaziyet?</title>
<description><![CDATA[Her meslekte olduğu gibi  emeği olan işler kutsaldır ve bizi ayakta tutan yegâne tutunacağımız daldır işimiz.<br />
Kimimiz doktor, kimimiz mühendis, kimimiz avukat, kimimiz ressam, kimimiz serbest meslek erbabı, kimimiz işçi, kimimiz sanatçıyız toplumumuzda. Anne ve babayız, ev kadınıyız çoğunlukla ve lakin çalışsak ta evin işlerini yüklenen ‘kadın insanlarız’ vesselam.  Emekli olmayı başarabilenler için de “emekli oldun mu? ”sorusunu sorar dururuz.<br />
Bazılarımız gazeteci. “İşte benim mesleğim bu” diyen onlarca arkadaşım var ve hepsine bin selam olsun buradan…<br />
“Gazetecilik dur durak bilmeden çalışmak, özveriyle haberden habere koşturmak, gündemi takip etmek ve toplumsal olanı topluma olduğu gibi tarafsız bir biçimde yansıtmak” demektir.<br />
1985-87 yıllarında genç ve tabiri caizse ‘çömez’ bir gazeteci adayı olaraktan muhabirlikle başladığım meslekten çok şey öğrendim, çok anı biriktirdim. Gazetecilik insan ilişkileri, toplumsal fayda ve toplumun haber alma özgürlüğünde toplumsal psikoloji ve sosyolojiyi kucaklayan yegâne olmazsa olmazıdır toplumun.<br />
Dolayısıyla da yazdığım bir düzine kitap daha bir toplum realitesiyle harmanlandı ve beni siz, sizi ben yaptı.<br />
Özne olmaya çalışanlara inat,  egoyu törpüleyerek sevdik insanı.<br />
Sanatçıyı sevdik, politikacıyı sevdik, marangozu sevdik, beyaz yakalısını, mavi yakalısını,  sendikacısını; kısacası insana faydalı olmuş her insanı, bizim insanımızı sevdik…  Çünkü her meslek kutsaldır, bizim aynamızdır.  Psikolog ve kuramcı W. Alport’un savı gibi toplumun sosyal etkisi,  toplum psikolojisini belirliyor.<br />
Vaziyet nasıl?<br />
“Hamdolsun” derdi eskiler.<br />
Mütekabiliyetçi doğrulukta; akılcılık, doğruculuk pragmatist fayda vardır.<br />
Fayda nedir?<br />
Kime göre fayda?<br />
 Ben sen o ve biz fayda olgusunda; ekonomik re-feraha giden bir fayda olursa günümüzde mutlu olur muyuz?<br />
Belki mutlu sanrısında mutlu zannederiz kendimizi.  Belki de imkânlar dehlizinde mutsuz.<br />
Görünen bu yüzde mutluluk anlayışımız değişti başka bir görünende.  Mutlu toplumların en edilgen yanı bilgi ve sanayi toplumunun yanı sıra kültürlenmemiz, kültürleşmemiz farkındalıklarımızın artmasına neden olduğu gün ışığı gibi aşikâr ama ne kadar mutluyuz!<br />
Anılara ve geçmişe bakarsak buradan pay çıkarabiliriz kendimize.<br />
Elli yıl öncesinde evlerden su akmazken, sokak çeşmelerinden su ihtiyacı karşılarken daha mı mutluyduk? Gaz lambasında aydınlanırken, gün ışığını daha mı çok severdik?<br />
Kömür sobasının çıtır çıtır yanan ateşinde iliğimiz kemiğimiz daha çok mu ısınırdı? Kestane daha mı çok yiyebilirdik?<br />
O zamanlar doğalgaz faturası derdi yoktu, elektrik su derdi baştan dertsiz masa örtüsü gibi süslerdi umutlarımızı.<br />
Günümüzde her türlü imkân bileşim çağında ve teknoloji adım attığımız her yerde.   Özel binek otolarımız var ama trafik keşmekeş. Sular gürül gürül çeşmelerde,  geceler karanlık değil ışıl ışıl… Ya yürekler, duygular ve yalnızlıklarımız sanal dünyadaki avuntularımız ne âlemde? Konu komşu, kapı önü muhabbetleri nerede?<br />
Veresiye defterimiz eski bakkalların kapanışıyla kapandı, veresiyeler kredi kartlarında  ödenmeyi bekliyor.<br />
Bakkal defterine yazdırdığımız ev nevalelerini, “Aybaşında ödersin” derdi bakkal amcamız o zaman. Ödeyemezsen hesabı kesmezdi, surat asardı, uyarırdı ve idare  ederdi bir dahaki aya kadar memurunu, emeklisini. Banka kartları öyle mi? Kredi kart borcunu ödedin ödedin, ödeyemezsen icralıksın.<br />
Hoşgörü lafta. Hayat paraya, para hayata hükmediyor. Para kazanmak gitgide zorlaşıyor. Kredi ile yaşıyorsan vay haline.  Banka kredi faizleri bütçeyi silip süpürüyor. Alım gücü zayıf, böyle olunca  da vaziyet fena.<br />
Açlıkta toklukta insan için ama kanaatkâr olan bir toplum olsak ne ala… Her bir şeyi en son trendiyle isteyenler hep bana rab bana diyenler, bencilliği huy ediniyor bu vaziyette. <br />
 <br />
Dahası saygısızlık yalancılık, önde olma isteği içinde bir dolu insan olunca önce hayret ediyor, sonrasında da kanıksıyorsunuz toplumdaki bu tipleri.<br />
Neden? Vaziyetten.<br />
Sen nasılsın: İyiyim şükür.<br />
Ya da  “İç güveysinden hallice” cevabı gelir hatır gönül sorunuzun karşılığına.<br />
 Sosyolog ve kuramcı Hobbes’in doğacılığından gelen öğretilere bakalım, bakmakla kalmayalım öğrenelim.  Öğrendik mi? Mümkün görünmüyor görünen bu vaziyette!<br />
“Önce insan” diyelim ve yeryüzünde yaşadığımız tüm canlılarla gül gibi geçinip gidelim şu fani dünyada.<br />
Eskiler öyle yapıyorlardı, bağırıp çağırmakla edepsizlikle bir yere varılmayacağını yaşamları güçte olsa özümsemişlerdi çünkü. Toplumun büyük bir çoğunluğu birbirine saygılıydı. Küçük büyüğü, büyük küçüğü biliyor; saygılı davranıyordu insanlar birbirine.<br />
Ya şimdi?<br />
Parlamaya hazır insanlar, kavga arayanlar, sabır olgusundan habersizlerden mi olduk?<br />
Kabak gibi görünen bu realite de vaziyet bu işte!<br />
Ben anlatım, sen anladın biliyorum…<br />
 Mutfak vaziyeti var birde. Hatta en önemlisi: Soğan patates fiyatı, pahalılık var vaziyetimizde. <br />
 <br />
Kadının çalışma hayatında yatay ayrıştırma, dikey ayrıştırma sosyolojinin öğretilerinde.  Gelgelelim kadın tencere kaynatma, evine katkı sağlama derdinde.<br />
Yani, nasıl vaziyet?<br />
 Yani’si yahni yemeği değil, o yemek tuzluya mal oluyor artık.  Etle soğanla yapılan yemeğin mis kokusu gelsin kendiyle birlikte mutfaklara.<br />
Yani vaziyet nasıl mutfakta?<br />
  Onun için önce iş, sonra aş. İşin olmazsa aşın olmaz, aşın olmazsa ev mezar, hayat haram olur. Yaşarsın da yaşamın tatlı yönünü anlaya bilir misin?  Uzun geceler boyu efkâr basar sana da bana da…  İşte o vakit yaşamını sorgularsın,   ‘yaşamak bu mu’ dersin. <br />
Vaziyet nasıl ey usta ne diyorsun bu hususta?<br />
Önce insana, sonra her canlıya yaşam hakkı olsun bu dünyada.<br />
Olsun be güzel kardeşim…<br />
Olur mu?<br />
Bilemem ama bugün vaziyet bu.<br />
 ]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/nasil-vaziyet/35/</link>
<pubDate>Mon, 29 Apr 2019 11:06:09 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>İzmir için isteklerimiz var</title>
<description><![CDATA[BÜYÜK ŞEHİR BELEDİYE BAŞKANIMIZ SAYIN TUNÇ SOYER’DEN KÜLTÜR VE SANAT ADINA  İZMİR İÇİN İSTEKLERİMİZ VAR<br />
İzmir’in sosyolojik ve kültürel yapısını göz ardı etmeden değerleri canlandırmak eski ile yeniyi bir arada barındırmak ve özlem kavuşmasındaki kente canlılık katacak özümüzü bize hatırlatacak isteklerimiz var sayın başkanım.<br />
Önceliklerimiz yol ve alt yapı problemleri. Kışın yağan yağmurdan özellikle, Konak ve Karşıyaka’da su basan zemin katların, Nergis Mahallesi’nde yıllar önce yaşanan sel felaketini bir daha yaşamamak için elzem olan hayati önlemleri unutmamak gerekiyor. Kemeraltı Çarşının elden geçirilmesi gereken yolları  var.<br />
İZMİR FUARI<br />
Kültür ve sanatın uluslararası kalbi olan İzmir Enternasyonal İzmir Fuarı’nın yeniden canlandırılması neon ışıklarının parladığı gazino kültürünü her tür kesimin eğlence mekânlarında buluştuğu o çokluğu özledik biz İzmirliler sayın başkanım.<br />
Akasyalar Çay Bahçesi’nde orta halli vatandaş, çayını semaverde içerken, çoluk çocuk balonları elinde koştururken günün yorgunluğunu atan ebeveynlerin keyfini anımsıyorum, hatıralarımızın en güzel yerinde saklıyoruz  o anıları  eskiye özlem duyan her İzmirli gibi. Genç ergenliğimizde şıkır şıkır yanan aile gazinolarında Grand-tuvalet giyinip gençliğimizin tadını çıkardığımız o mutlu mesut günlerimiz geri gelmez ama yeni yetişen nesil de bizler gibi anılarına yazsalar İzmir Fuar günleri, gecelerini.  Fuar  zamanı için elbise diktiren annemden bilirim  o günlerin heyecanını.<br />
İZMİR FUARI BİZİM SERE SERPE OTURDUĞUMUZ YEŞİLDİ<br />
İzmir Enternasyonal Fuarı mesire yeri gibiydi. Her semtten gelen aileler, gündüzün sıcağında evlerinden getirdikleri kuru köfteler, dolmalar ve gazozlarla çoluk-çocuk çimlerin üzerinde piknik yaparlardı adeta. Akşamında da ya lunaparka, ya çay bahçelerine ya da gazinolara gidilirdi konu komşu hep birlikte.<br />
Şarkıların renginde, keyifte ve ahenkle beklenen fuar zamanında hep birlikti İzmirli.<br />
İzmir Enternasyonal Fuarı’nda ses sanatçılarının halkla bütünleştiği yetmişli yıllarda ve de seksenlerde İzmir Fuarına gelen her ses sanatçısı tüm ülkece tanınıyordu fuar sayesinde. Şarkı söylemeye yeni başlamış ses sanatçıları meşhur oldular İzmir Fuarı’ndaki o pozitif enerjiyle… Gazino kültürü halkla bütünleşirken çıkış İzmir Fuarıydı.  Çünkü İzmirli sanatçısını yalnız bırakmadı,  onu alkışladı, dinledi ve yüreklendirdi. <br />
İzmir Fuarı’ndaki golf sahamız, vardı. Fakat o günden bugüne bakımlı fuar yollarına ne olmuşsa olmuş, oldukça bakımsız kalmış o yollar. Üstelik Fuar zamanı; İzmir Fuarı Pavyonları eskisi gibi rağbet görmüyor. Çünkü sadece kendi ürünlerini tanıtımı yapan firmaların reklamlarıyla bezenmiş vaziyette. Kültür ve “bu da bizim” dediğimiz bize bizi hatırlatanları duyumsamıyoruz bile!<br />
AGORA YOLU, İKİ ÇEŞMELİK YOLU<br />
Agora tarihi dokusunu bozmadan; elden geçirilmesi gereken bir tarihi mekânken, canlandırılması için yaşam merkezinin tam orta yerindeyken daha bir yaşanası yapılamaz mı? Dinlenme bahçeleri çoğaltılamaz mı?<br />
İkiçeşmelik, keşmekeş trafiğiyle yılların yorgunluğunda boğuşurken; eskiyle yeniyi bir arada barındıran bir güzergâhla şenlendirilemez mi?<br />
Kimseler oradan geçmiyor değil ki… İnsan trafiği, araç trafiği yıllardır öyle ama bir nefes alanı da olsa o yollarda…<br />
SİNEMA KÜLTÜRÜ<br />
İzmir de altmışlı yıllarda ve yetmişlerde ve seksen hatta doksanların ortasına kadar olan sinema salonlarımızın yeniden ve yenilenerek her-kesimin sinemaya gitmesini sağlayan salonlarımız elden geçirilemez mi?<br />
Konak’taki Elhamra Sineması her aileye hitap ederken o yıllarda; bu yıllar için yeniden inşa edilemez mi?  Mezarlıkbaşı'ndaki Yeni Sinema renk getirmez mi o bölgeye? Ve Büyük Sinema can vermez mi yaşayan insanına.<br />
Şan Sineması yaşadığı dönemin ezgileriyle geri gelmez mi?<br />
Bir de yazlık sinemalarımız vardı bizim. Özlüyor, arıyoruz o samimi yazlık sinemalarımızı.  Onun için olmaz mı yeniden yazlık sinemalarımız? Yazlık sinemalarımız bizi kucaklamaz mı? Film aralarında gazoz içen çocuklar büyükler, çiğdem çitleyen bizler bu kültürümüzü yeniden yeşertmez miyiz?<br />
SAYIN BAŞKANIM;<br />
Duyduk ki, Elektrik Fabrikasını İzmir Büyük Şehir Belediyesi almış. Şahsınızı kutluyorum efendim. Ne güzel… Hem de çok güzel olacak her şey ve o mekânda nice güzel filmlere imzalar atılacak, İzmir daha bir şenlenecek, sinema sanatıyla buluşacak… Biz İzmirliler, umutla; bahara ve yaza ‘merhaba’  derken baharı beklerken yaz da geldi sayın başkanım…<br />
İZMİR DE TURİZM<br />
Başkanım turizm konusu İzmir’i ekonomik anlamda yeni yepyeni yükselenlerelerdir. Bizi denizle  buluşturan bir liman kentidir.  İzmir için yapılacak çok iş var ve tüm bunları da zamana yayarak başaracağınızı biliyor, sadece gözden kaçırılanları hatırlatmak istiyoruz.<br />
Bu yaşanası şehir, İzmir’imiz hepimizin.<br />
 <br />
 <br />
 <br />
 <br />
 ]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/izmir-icin-isteklerimiz-var/34/</link>
<pubDate>Wed, 24 Apr 2019 15:44:39 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Yalancılık varsa serde </title>
<description><![CDATA[Gözlediğim ve saptadığım her kimselerde bakıp ta gördüklerimde var yalan.. Ne yazıktır ki bazıları “yalanla yoğrulmuş” sözünü doğruluyor.  Bir büyüğüm derdi: “Yalan söylemeden duramaz bunlar”. Gerçekte doğruyu söylerdi de o işaret ettiklerine ben anlayamazdım. Zaman geçtikçe, hayat öğretilerini öğrenince,  günümü görünce; “Hanya’yı Konya’yı” anladım… uyandım işe… Peki, kimdi onlar?  O görmüş geçirmiş büyüğümün yakın ve uzak çevresinden gördüğü kimselerdi. Tespiti kendindeydi ve o büyüğüm sosyolog değildi ama görmüş geçirmişliğiyle toplumu çözmüştü.<br />
Bilimsel açıdan da yalancılık adına  “MİTOMANİ Hastalığı” denilen psikolojik bir rahatsızlıktır. Kişiler dikkat çekmek ve odak noktası olmak için ufak tefek yalanlarla karşısına kim gelmişse onu kandırmaya başlarken uydurduğu yalanlara kendisi de inanmaya başlar. Biz çocukken ağzımıza doladığımız bir tekerleme düştü aklıma. İşte o tekerleme:  “Portakalı soydum başucuma koydum, ben bir yalan uydurdum… dum- dum-dum… duma- duma- dum!” derdik kendimize ve arkadaşlarımıza. Bilinç dışımızdan gelenler mi biz çocukları görünen o çocuk naifliğinde eğlendirirken düşündürürdü. Yalanın kötü bir şey olduğunu keşfetmiştik olmalıydık ki, tekerlemelerle bunu dile getirirdik. Hatta ve katta bu sayede; dünyayı değiştirebileceğimizi alt beleğimizden gelenle hayata geçirmek için çocukça ama tertemiz duygularla sığınırdık tekerlemelere.<br />
Herkesin bellediği yalancı tipler vardır mutlaka. Bendenizin de var hatta ‘yalana şerbetli’ olanları  ‘şıp’ diye bilebiliyorum.  Güya arkadaşım olan aslında tanıdığım bir kadın biz henüz çocuk sayılacak yaşlardayken yalanlarla başlıyordu hayatına ve biz o günkü o çocuğun yalanlarını yemiyorduk öbür çocuklar olarak. Yüzüne “yalancısın sen” demiyorduk ama kahkahalarla gülüyorduk o yalancının haline.  Ortaokul yıllarındaydık ve ders bitimi teneffüs aralarında tüm kızlar toplanır aramızda konuşurduk. Her kız çocuğu ortaya bir konu atar, kendinde olanı veya olamayanı paylaşırdı.  Tüm ergenlerin o günkü konusu bizim evde şu var, bizim evde bu var muhabbetiydi o yıllarda ve o günkü konumuz yine sizin evde bu var mı?:  “Bizim evde buzdolabı, çamaşır makinesi, televizyon var” derdik hep beraber. Oysa bazılarımızda şimdiki temel ihtiyaçlarımızdan yoktu o zaman diliminde.  Hayata yeni başlayan biz ergen kızların çoğunun evlerinde buzdolabı yerine tel dolabı vardı. O zamanlar yeni kurulan adına  “gecekondu” denilen evlerde yaşıyorlardı çünkü. Su elektrik o kesimde bazı evlere bağlanmamıştı ve ‘gaz lambasıyla’ idare ediyordu orada yaşayanlar. O yalana bulaşmış ergen kız, işte o gün  “Bizim evde de son marka buzdolabı var…” dedi. Ve hemen atladım o yalancının yalanına ben.   Bendeki ben için değil bu ben… Yalanını yakaladığım yalancıya; yalanını yutturamazsın bize” demek içindi ve “ Sizin evde elektrik yok ki!” dedim. Karşı atakla yalancı kendine savunmaya geçti ve “Bizim buzdolabı pille çalışıyor ”dedi.  Yalanına kılıf hazırlamıştı ve pille çalışan buzdolabı da yoktu! Tüm kızlar güldük ve yıllar sonrasında toplandığımızda hep o pille çalışan buzdolabının olamayan varlığına güler, hatırlarız yalancılığını bellediğimiz o ergenlik yalancısını.  Gelgelelim çocuktuk o zaman ve belli ki kız utanıyordu halinden, ama utanmanın fakirlik yok yoksulluk olamayacağını öğretememişlerdi ona ki kocaman kadın olduğunda da aynı yalanlarını sürdürdü.  Üstelik bir kitabımda anlattığım silsilemle ilgili bir hikâyeyi kitabımdan okumuş ezberlemiş ve benim hikâyemi, kendi aile soy hikâyesi gibi bana anlatınca “kafama dank etti!” İşte o zaman anladım ki, ‘insan yedisinde neyse yetmişinde de o oluyor. Bazı huylar genetik kodlardan geliyor gerçeği ile tümeller  (değişmezler) Sokrates’in savını doğruluyor.   Ve her daim yalancının mumu ‘yassıya kadar yanıyor’ ve püf diye de sönüyor.<br />
Haddizatında bir yalancı değil çok yalancı var ortalıkta dolaşan.  O zavallı yalancı zavallılığının farkında mı bilmem ama yalan dünyada yalanlarıyla yaşamaya alışmış olmalı ki kuyruklu yalanlarını sıralar durur gözünü kestirdiği kimseye.   Onda olmayanları olmuş gibi olduran, kendi kimliğinden utanan, olmak istediklerini sıralayan, sizi kandıran aslında kendini kandırıyor da haberi yok.  Ne diyelim şimdi biz bu işe?<br />
Allah şifa versin ve bizden uzak olsun…<br />
Gelgelelim yalancılık bilimsel gerçeklikte bir hastalıktır. Küçük yalanlarla başlayıp büyük yalanlara giden kimseler için acil tedavi edilmesi gereken bir hastalık. Bize zararı var mı o yalancının? Var diye düşünüyorum.  O yalanına devam ederken, aklımla alay etmesine izin veren ben, bana kızıyorum çünkü. Sırf terbiyemden ses etmiyorken ona; bu sefer de kendimle çelişiyorum ve o vakitte kendime saygımda kusur ediyorum.  Zira yalancıları dinlemek  istemiyorum.<br />
“Pembe yalanlar” dediğimiz yalanlar da vardır hayatın içinde. Mecbur kalmadıkça pembe de olsa yalan söylemek vicdanı rahatsız eder mutlaka. Mamafih vicdanını rafa kaldırmış insan yalandan kurduğu dünyasında vicdandan nasiplenmeden yaşar giderlerken zarar da verir. Yalancılığı yaşam biçimi edinmiş kimseler yalanlarıyla kandırdığı insanlara her türlü kötülüğü yapabiliyorken ailelerin dağılmasına bile vesile olabilir. İşte bu noktada yalancının akrabası ‘iftiracı’ devreye girer ve bu ikili yalan ve iftiralarıyla mahveder bazı hayatları. Karı-koca arasını bulmak için yalan söylenebilir mi?  Pembe yalan ev ve aile mevzubahis ise söylenebilir belki. Yalan ve iftira aynı familyadan türemiş bir tür haset bileşeni çıkarımların gölgesinde ve yalan söyleyen iftira da atabiliyor kolaylıkla. Yalancı kişinin ‘meşrebi’ ile orantılı olan görüngüde olan yalan ne yazıktır ki ev yıkıyor, çoluk çocuk demeden yalancının oyununa düşebiliyor.<br />
Biz yine çocukluğumuzdaki gibi “Yalancı yalancı sana kimse inanmaz, yalancı yalancı… Sözüne kimse kanmaz…” diyelim ki kendimizi kişiliğimizi ve dürüst kalma çabasındaki tüm insanları koruyalım.<br />
 ]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/yalancilik-varsa-serde/32/</link>
<pubDate>Wed, 17 Apr 2019 14:14:08 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Geçimsizi geçtim geçim derdindeyim ağlama sen iki gözüm</title>
<description><![CDATA[Kavgacıyla aynı kapıya çıkıyor geçimsiz nitelemesi.  Huysuzluk yapıp “benimde ben” diyen mutsuz, paylaşımsız, kendinle kavga eden sinirleri kökten bozuk biri veya biriler var mı var…<br />
Durduk yerde kavga çıkaranların ibadullah olduğu bir toplumda ‘bıçak kemiğe dayandığı’ için mi insanlar birbirine tahammülsüz oldu?<br />
Geçimsiz kişiliğin altında yatan ego mu yetiştirme tarzı mı tartışmaya açık insan hallerinde karşımızda sayın ahali.<br />
Geçimsize “ağzınızla kuş tutsanız” nafiledir bilirsiniz. Kavgaya hazır olan o zat, zatlar ufacık bir karşı duruşunuzda; parlar size. Kendini her daim haklı gören bu kişilikte; kişilik bozukluğu, saygısızlık haddinden fazladır lakin o hep haklıdır. Açık aramak, açığınızı kollamak onun yaşam şeklidir. Bu gibilerin yaşamlarına baktığınızda ezilmişlikleri, görgüsüzlükleri yaşamdan nasiplendikleri ile doğru orantılıdır ki üstüne cahillikleri canınızdan bezdirir. Onlarla baş edemezsiniz, çünkü onlar hep haklıdır. İyisi mi o kimseler çok yakınınızda değilse hayatınızdan çıkarın gitsin…<br />
GECİM DERDİ<br />
Herkes kendi çektiğini bilirken herkes ben, sen herkes… Benim hayat gailem seninkini tutmuyor, kimse kimsenin elinden de tutmuyor…<br />
“Kira derdi, elektrik, su, telefon faturası” derken eee, ne yiyeceğiz koca ay?<br />
Emekli maaşını ucundan yediniz mi yandınız…  Kira parasından yedin de, ev sahibin senin açlığını bilmez,  ‘tok’ açın halinden anlamaz çünkü.  Ne yapacaksın şimdi? Loto toto oynuyorsun da “ya çıkarsa” diyorsun da… Her seferinde sükutu hayal.<br />
Sen ve senin gibi çaresizlik dehlizinde debelenenler şans oyunlarına müptela olur, bilmiyor muyuz sanki.<br />
“Bu hafta da lotodan totodan para çıkmadı, haftaya inşallah” dersin. Hayal âleminde yaşamaya devam ederken sen,  hayat bitiyor, ahla-vah-la nereye varılıyor?<br />
 “Kazın ayağı” öyle değil.  Üst üste yığılmış banka borçları beklemiyor, evdeki çoluk çocuk aş bekliyor? Ekmek alacak paran bile yoksa o parayı yolda beride arama; çalış kazan. İş mi var? Vardır vardır da zor be kardeşim.<br />
SEMT PAZARLARI<br />
İğneden ipliğe yiyecekten giysiye her bir gereksinimin var o semt pazarlarında. Pazarcılık işini meslek edinenlerin “paraya para” demedikleri ayrı bir zanaat velhasıl.<br />
Onun için de sermaye gerekli. “Sermayesiz iş mi var” diyorsun haklısın. Fakat bir önerim var sana ve sen gibi gününü kurtarmaya çalışanlara. Pazarın açık bölümünde sana yer kirası verdirmeyen akşam saatine bir-iki saat kala ürünlerini sereceğin yerler var.  “Yer” dediğim basbayağı toprak yer. Güneş varsa ne ala, yağmurda fırtınada var kış kıyamette…<br />
Üstelik iki saat kalmış karanlık olmasına… O dar zamandaki hayatının darlığında ne satarsan bahtına. Yer kapma kavgası, oluştan kavgacılar da cabası. Dayak yemekte var bencilde. Hele ki Pazar Zebanisi sözüm ona erkek, karşına dikilerek, “burası benim yerim, hadi kalk bakalım oradan…” derse şaşırma!  Direnirsen, karşı taraf seni el kol hareketleriyle susturma bastırma psikolojisiyle üzerine üzerine yürür. Kötek te hazır bu vaziyette.  Gündüzün bitimine ramak kala zabıtanın gitmesini beklerken zamanın çarçur oluşuna yanarken, “ben niye okudum” diye söylenirken, ağlarken için için “hayat bu mu” derken sen ağlama iki gözüm…<br />
“Bir liraya ne alınır ki” demeden valizle ya da bu işi büyütmüşlerin kamyonetleri, küçük arabalarıyla getirdikleri cicili biçili giysileri yerlere dökmüşlerin arasına katıl.<br />
Bu değirmenin suyu nereden geliyor sahi?<br />
Hım… Elindekilerle “o parayla olmaz” diyorsan o içi dışı pazar olmuş o pazar yerinde; kıyafet falan satamazsın baştan söyleyeyim. Evine de pazardan pazarlık götürebilirsen ne ala… İçin için ağlaman yağan yağmura karışmış gözyaşını siler mi yağmur, karışır mı yağmura  a iki gözüm.<br />
 <br />
 ]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/gecimsizi-gectim-gecim-derdindeyim-aglama-sen-iki-gozum/30/</link>
<pubDate>Tue, 09 Apr 2019 15:31:44 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Seçim süreci sancılı geçti</title>
<description><![CDATA[Heyecanla beklediğimiz yerel seçim sonuçlandı.  Adaylar bu süreçte birbirleriyle yarıştı ve nihayetinde kimileri üzülürken, kimileri sevindi. Sonuçlara göre CHP birçok büyükşehirde galip geldi ayrıca daha önceki seçimlerde kaybettiği şehirleri geri kazandı. Ya yapılan ittifak sayesinde ya da doğru seçim çalışması sebebiyle… Kim nasıl isterse öyle nitelendirebilir.<br />
CHP özellikle İzmir’deki birçok belediyeyi korurken bir yandan da yeni belediyeler kazandı. İzmir’de kaybeden AK Parti oldu.<br />
Seçim süreci oldukça sancılı geçmişti. Adaylar geç açıklandı, açıklanan adaylar değiştirildi. Aslında bize fark ettirilmeden büyük oyunlar oynandı. Bazı seçim sonuçları il ve ilçelere yakışmadı çünkü vatandaşın bilinçsiz bırakıldığı birçok nokta var. Belediye başkan adayının ismini bile bilmeden sadece partisi uğruna oy veren nice insanlar var. Yine de son kararı halk verdi.<br />
Belediye başkan adaylarının seçmenlere 1 gün ihtiyacı vardı. Şimdi vatandaşımızın, sözüne güvenerek seçtiği başkanlara 5 yıl ihtiyacı var. Diliyorum ki bu seçim sonuçları vatandaşımızın yüzünü güldürür ve söz verilen projeler yerine getirilir.<br />
Seçimde oy kullanılması devam ederken yani hiçbir şey henüz belli değilken liderler çıkıp “zafer konuşması” yaptı. Gözyaşlarını tutamayan adaylar oldu. Kimisi de “gazetecilerin emeği çok büyük” diyerek teşekkür konuşması yaptı. Geçen seçim sonuçlarının ardından belediye başkanları basın mensuplarıyla bir araya gelmiyordu. Ancak bu seçimde gazetecilerden 5 yıl boyunca kaçan bazı belediye başkanları seçmenler tarafından cezalandırıldı. 1 Nisan itibariyle görevi yürütmeye hak kazanan mevcut belediye başkanlarını bu konuda daha duyarlı olmaya davet ediyorum. ]]></description>
<author>Berna Vatansever</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/berna-vatansever/secim-sureci-sancili-gecti/29/</link>
<pubDate>Thu, 04 Apr 2019 17:49:35 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Yeni bir lider doğuyor</title>
<description><![CDATA[İzmir de seçim sonrası gördüğüm, gözlediğim ilk manzarada;  insanların yüzünün güldüğü, hayatları boyunca hiç siyaset yapmamış kişilerin bile sokakta siyaset konuştuğu,   “her yer bahar” dediği...<br />
Gözümün gördüğünde ise daha önce kamuoyunca tanınmayan, ancak üç ay gibi kısa bir süreçte farkındalık yaratan CHP İstanbul Belediye Başkan Adayı Ekrem İmamoğlu’nun yarattığı dinamizm ve umuttu. Muazzam diksiyonu, sakinliği, kucaklayıcı tavrı ve akli selim söylemleri halkın dikkatini çekti.<br />
İmamoğlu’nu sadece İstanbullu değil, tüm Türkiye çok sevdi kanaatindeyim. Ki bu böyle…<br />
Çünkü başka şehirlerde yaşayan insanlar da İmamoğlu’nu sevdi hem de çok sevdi… Binaenaleyh herkes Ekrem İmamoğlu’ndan sevgiyle söz ediyor.<br />
“Ekrem İmamoğlu’na oy verecek misiniz?” diye sordum çevremdekilere,  “Seve seve oyum İmamoğlu’na” diyenler çok.<br />
Kısa zamanda oluşan sevgi selinin nedeni neydi?  Üç ay gibi kısa bir zamanda kendini hiç değiştirmeden sakin ama akılcı düşüncelerini güzellikle anlatan bir büyükşehir belediye başkan adayı vardı seçmenlerinin karşısında. Hem de İstanbul gibi koca bir kentte. İmamoğlu’nun hitabet sanatını iyi kullanması, gözle görünen ve hissedilen pozitif enerjisi, onu televizyonlardan görenlere de yansımış, olumlu tavırlarıyla insanların gönlüne girmeyi başarmıştı. Hatta kendisini protesto eden kişileri bile kucaklayan samimi halleri, uzlaşmacı kişiliği, gülümseyen tertemiz yüzü ve güven veren özünden yansıyanı gördük, izledik hep beraber. <br />
Onun içindir ki, Ekrem İmamoğlu’na severek, ona itimat ederek verdi oyunu İstanbullu. İmamoğlu’nu evladı gibi gören anneler, onu kardeşi yerine koyan kadınlar oldu. İstanbul dışından olan tüm illerin, ilçelerin, köylerin insanları da sevdi ki, ses renk getirdi siyaset sahnesinde… İzmirli de “sevdik biz bu adamı hem de çok sevdik” dedi. Kadınlar ve erkekler, dualar etti seçim gecesi onun için. Geçtiğimiz günlerde olan Regaip Kandil’inde Kuranı Kerim’i Arapça okuması da inançlı insanımızın gönlüne girdi,  öz oldu. Hem inançlı hem de laikti, bizlerden biriydi çünkü İmamoğlu.<br />
Tarihe bir dipnot olarak düştüğü 31 Mart 2019 Yerel Seçimlerini nefes nefese izlerken tüm Türkiye; İmamoğlu kendisi için sandıktan çıkan oylara da sahip çıkarak elindeki ‘ıslak imzaların’ oy oranları verileriyle önde gittiğini ve manipülasyonlar olduğunu vurgularken de tüm CHP’li müşahitlerine, sandık görevlilerine çağrı yaptı.  “Sandığa sahip çıkın, sandıktan ayrılmayın ”dedi ve işte o vakit anladık ki, mücadeleci ve tuttuğunu koparan bir adam vardı karşımızda. Sandıklara soğukkanlı bir biçimde sahip çıktı ve saat başı televizyona çıkarak kamuoyunu bilgilendirdi.<br />
Ve hepimizin karşısında konuşma yapan İmamoğlu, hepimizin gözlerini doldurdu. Hepimiz o olduk. “Hak yemedim, yemem, hakkımı da yedirmem" dedi.  İşte bu mecrada da saygılı ve ölçülü kişiliğiyle daha çok parladı yıldızı İmamoğlu’nun.<br />
YSK Başkanı Sadi Güven de ilk açıklamada,  “Anadolu Ajansı benim müşterim değil. Benden veri de almıyor. Sonuçları tarayarak veriyoruz. İmamoğlu’nun oyları önde” dedi.<br />
Ve İmamoğlu YSK Başkanı’nın açıklamalarıyla “İstanbul’un renkleri kırmızıya boyandı ”diye espri yaptı. <br />
“Milletin iradesi İmamoğlu” sloganıyla “bir oy dahi olsa kazanan odur” dedi siyasetçiler.<br />
Gelelim Ekrem İmamoğlu’nu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına taşıyan sebep-sonuç ilişkisinin toplumsal bakış açısına.<br />
“Toplumsal değişim sosyal bilimlerin gelişmesiyle oluşur” der sosyolog Behice Boran. Edimsel koşullanmada davranışlar oluşurken insanların aşağı yukarı tavırları ve söyledikleri nasıl bir kişilik olduğunu ortaya koyar. Bu sosyolojik saptamalar gereğindedir. Hele ki bu kişi toplumun yaşadığı kenti yönetecek bir kimlikteki adaysa gözlerimiz ona çevrilir, kulaklarımız onun söylemlerine dikilmiş, algıda seçiciliğimiz de o kişiye odaklanmıştır. Tavır ve söz dizimi insan tahlilleri yapmamıza yardımcı olan ve o bakıp ta gördüğümüz kişi hakkında fikir sahibi olmamızı sağlayan bir olgudur ses rengi ve üslupta.  Dolayısıyla da göz önünde olan insanları bu değer yargılarıyla kişiliği hakkında az-çok karar vermemizi sağlayan ince nokta tamda bu yerdedir.<br />
İşte sırf bu yüzden insanlar bir başka insanı izlerken samimiyetine ve mutlaka güleç yüzüne, inandırıcı tavırlarına bakıyorlar. Bundan sebeptir ki toplumsal davranış toplumun göz önünde olanların özünü,  özünden gelene yansıttığıdır.  Benlik, toplumsal değerler ve toplumsal rollerdeki kişilerin özelden genele yansımasıdır ki sevgi bağı, toplumu anlama ve kendini topluma ifade edebilme doğrusuyla eğrisiyle koşulsuz seven insana hizmet edeceği donanımlı kimsenin göstergesidir.<br />
Bunun içindir ki sosyal medyada “adamsım sen… adam… ne güzel adamsın sen” diyen insanlar var İmamoğlu’na.<br />
Ekrem İmamoğlu geleceğin ve şimdinin yükselen değeri olmuştur ve tüm toplumu kucaklayan bir görünenidir artık. Kendilerine başarılar diler, İstanbul için yapacağı projelerde de devasa kentte titiz kimliğiyle canla başla çalışacağını görüyor, düşünüyoruz. Allah mahcup etmesin, hayırlı uğurlu olsun.<br />
 ]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/yeni-bir-lider-doguyor/28/</link>
<pubDate>Thu, 04 Apr 2019 14:36:20 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Oportünizm  Fırsatçılık </title>
<description><![CDATA[Nedir Oportünizm yani fırsatçılık? Güç durumlarda, davranışlarını ahlak kuralları veya düzenli bir düşünceden çok, çıkarlarına uyacak biçimde ayarlamayı amaçlayan tutumdur fırsatçılık.<br />
Suya sabuna, ekmeğe, ete, süte tüm yiyecek ve giyeceklere, temel ihtiyaçlarımıza zam gelir enflasyon oranında ama bir de üstüne eklenenler olunca al sana fırsatçılık.<br />
Hayatın realitesinde var mı bu fırsatçılık. Var.<br />
İktisat Biliminde de var. Fırsat maliyeti kavramını iktisatçılar ve ekonomistler iyi bilir. Kısaca şöyle açıklayalım:<br />
Fırsat maliyeti, herhangi bir malın üretimini bir birim artırmak için başka bir maldan vazgeçilmesi, feragat ta bulunulması gereken mal ve/veya kazanç miktarıdır. Başka bir deyişle iktisadi bir seçim yapılırken vazgeçilmek zorunda kalınan ikinci en iyi alternatiftir.<br />
Biz buna “ikame etkisi”  de diyebiliriz.    Yani zeytinyağı bulamıyorsanız çiçek yağı ya da mısırözü yağı kullanın.<br />
İktisat yasasını hayatınızın olmazsa olamazlarında kimsenin vazgeçilmez olmadığı gerçeğinde, en iyiyi bulamazsan; kötünün iyisini tercih edebilirsin. Maksat hayat aksın ve ayakta kal. <br />
“Öyle mi” dediğiniz duyar gibiyim.<br />
Öyle ya da böyle fırsattan istifade edenlerin bolluğunda fırsatçılara geçit vermemek mümkün mü?<br />
“Fırsat bu fırsat” derken elimize geçecek bir imkânı en iyi şekilde değerlendirmek üzere harekete geçeriz de ayağımıza kadar gelmiş bir fırsatı kaçırmamak için daha bir gayretkeş olmak zorundayız. Zira başka biri de bizim fırsatlarımıza göz dikmiş olabilir. <br />
Bir değil birçok örnek verebiliriz toplumdaki fırsatçılar için. Bazı fırsat düşkünleri; Kanser Hastalığı ile cebelleşen insanları kandırıp, hastaların doktora değil üfürükten yaptıkları güya her derde deva olan ilaçları yapıyorlar. Tıp ilminin yanında alternatif tıpta var ama işin ehli ve hekimlik eğitimi almış kişilere güvenmek gerekiyor aklın ve bilimin yolunda.<br />
Zam furyası başlamadan zam görmüş herhangi bir ürünü saklayan da fırsatçının önde gidenidir. Sevdiğinden emin olan her kimse de fırsattan istifade etmez mi sanki? Eline fırsat geçmiş bir zengin garibanı ezerken fırsatçılığın daniskasını yapmaz mı? Onun için demez miyiz “Allah kimseyi fırsatçı kimselere düşürmesin” diye.<br />
Bu fırsatçılıkta çok oluyor ama… Stockholm Sendromunda celladına âşık olanın kabullenişini kullanan o cellat; fırsatçılığın alasını yapmıyor mu?<br />
“Kışın kar yağdı, don oldu da ondan sebep bu sebzeler bu kadar pahalı, cep yakıyor” der aracı ve derken de üreticiye mi yükler fırsatla kazandığı ve üreticiden yok pahasına aldığı ürünün faturasını.<br />
Birine bir işiniz düştü ve o işinizi o biri çözecek ama nasıl? Neden nasıl? Çünkü o fırsatçı… Onun kucağına düştünüz ya… İşte ondan.<br />
Tefecilik yasak ama tefecilerin olmadığını yok sayamayız. Onlara hiç düşmeyin iyisi mi?<br />
Bankalara ya da taksitle alışveriş yaptığınız herhangi bir yerlere borcunuz mu var… Aman… Aman…<br />
Buradaki fırsatçılık katmerlisiyle karşınızda sayın borçlular. Faizler ve ödeme zorlukları ve hacizle tehdit edilen siz ve mahvolan ruhunuz, karışan zihniniz hatta sıkıntıdan bozulan sağlığınız o fırsattan istifade eden her kimsenin umurunda bile olmaz.<br />
Parasız insanı kimse sevmiyor velhasıl kelam! Paralı insanlar da parasız insanların halinden anlamıyorken fırsat da vermiyor karşısındakine. Eziyor da eziyor,  hasta egosunu besliyor da besliyor…<br />
Hani bir söz vardır, “Allah namerde muhtaç etmesin” diye işte tam o adreste bekliyor fırsatçı.<br />
İyisi mi fırsat varken fırsatçıya fırsat vermemek ve eldeki fırsatı kaçırma sen. Yoksa fırsattın fırsatçıdaysa fırsat geçecek olan zamanda akıllan ve insanı tanı. En çokta fırsatı ganimet bilenleri, seni inletenleri, senin çığlığına çığlık katanları iyi tanı ve belle ki fırsat sırası sana geldiğinde sende gardını ona göre al.<br />
 ]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/oportunizm-firsatcilik/27/</link>
<pubDate>Tue, 02 Apr 2019 16:08:03 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Eskiye özlem</title>
<description><![CDATA[Keşke hep çocuk kalsaydım dediğiniz oldu mu sizin.  Doğrusu benim oldu,  bu yüzden gözlerim doldu… Hayatın gerçeklerinle yoğrulmadan yaşamanın keyfinde saklambaç oynarken, ebe olup sobelenirken, “an” vardı kahkahalarımızda.  Kız çocukları kaydırak oynarken, erkek çocuklar meşe oynardı. Kimi çocuk yutulurdu, kimi meşeleri toplardı o mahallede. Kazanan erkek çocuktan afilisi yoktu. Yakar top, istop oynarken ter içinde kalıp eve üstü başı toz toprak gitsek de annelerimiz azarlamazdı bizi.<br />
Biz o zamane çocukları olarak mahalle kültürünü doya doya yaşadık…  Komşu teyzeye ekmek almaya giderdik akşam ezanı okunurken.  Manav amca tanıdıktan öte,  aileden biriydi adeta.  Ha  keza  bakkal amca …. Bakkal amcamızın  veresiye defterine ev nevalelerini yazdırır,  o zaman tepside satılan kaymaklı yoğurttan ila ki kaymağından parmağımla alır,  tadını çıkarırdım hayatın.<br />
‘Bu kaymaktan yenmiş’ demezdi annem. Eski kadınlar mı hoşgörülüydü, sevgi kabahati örten miydi biz çocuklar için?<br />
Bizim kuşak radyo dinler, kömür sobasında ısınır, otoriter olan babaları bile yumuşatır, sevgiyle sarmaladığı ailesine sorular sorar, gazete okurdu.<br />
Ya bu zamane  çocukları ne alemdeler  şimdi?<br />
Mahalle kültüründen haberdarlar mı?  Tüketim çağında yaşadıklarını biliyorlar m? Cep telefonlarını  ellerinden düşürmeden yaşayabiliyorlar mı? Arkadaş oyunlarını, komşulukları, mahalle esnafını  tanıyorlar mı? Anneler kızlarını, oğullarını AVMLERE götürüyor,   oradaki cicili bicili her ne varsa alıyor çocuğuna çünkü.<br />
Ama nasıl alıyor?<br />
Kerdi kartı…<br />
Eh artık ödemesi kolaysa; ödeyecek anne ya da baba…   <br />
İmkanı iyi olan aileler de okula yeni başlamış çocuğuna bir ailenin bir haftalık mutfak masrafına yetecek parayı, o oyuncağa veriyor.<br />
Minicik çocukların ellerinde o pahalı cep telefonlarından var.<br />
Afrika da çocuklar açken… Dünyanın herhangi bir yerinde  çocuklar ekmek bulamazken israf  edenler canımı acıtıyor…<br />
Yeryüzü cennet oluyor bazılarına, bazıları azap kuyusunda.<br />
Biz eskiden komşumuza evde ne piştiyse bir tabakta olsa uzatırdık akşam vakti. Boğazımızdan geçmezdi güzel bir yemek.<br />
“Komşusu aç yatan bizden değildir” der hadisi şerif ve bizim kuşağa bu terbiye verilmiştir ila ki.<br />
Bu  zaman esaslı ahir zaman olmalı ki, onlarca daireli binalarda kimse kimseyi tanımıyor, selam bile vermiyor konu komşu birbirine…<br />
Sahi ne oldu bize?<br />
 <br />
Zaman değişti, insanlar değişti de ‘zaman insanla insanlıkla değişse’ demez mi gönül sesi…<br />
EGO’lar tavan yapmışken,  ‘benim de ben’ diyen insanoğlu;  ‘nefsi nefsineydi her daim’ der geçer miyiz?<br />
Arkadaşlıklar çıkarda,  dostluklar var gibi görünse de yok görünende…<br />
Biz eskiden böyle kavgacı böyle bencil değildik…  Yine aynı dili konuşuyorduk o zamanda… Yahu bu zamanda da aynı dilimiz! O vakit,  duygudaşlığa ne oldu?<br />
‘Yar bana bir eğlence’ diyenlerin koklaştığı, değerlerin değersizleştiği her yerde işin kimyası bozulur, bozuk çalan da çenemize vuran çevremizdekilerle çatar dururuz.<br />
Biz severdik sayardık ve sabrederdik herkesi ve yutardık kem sözleri… Eskiler derdi: “ Boğazımız dokuz boğum, yutkunarak yiyorsun, onun için her aklına geleni söyleme, kalp kırma, düşünerek konuş’ derdiler.<br />
Aslında astarında;<br />
Eskiye özlem var her birimizde… Çaktırma-sakta vaziyeti,  her birimizin gönlünden hiç çıkmamış en güzel yerine gelmiş kurulmuş özlem…<br />
 ]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/eskiye-ozlem/25/</link>
<pubDate>Thu, 28 Mar 2019 11:22:42 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Ben mi sen mi ?</title>
<description><![CDATA[“Kimse beni sevmiyor” diye bağırdım.<br />
Annem: “Ben daha ölmedim” dedi.<br />
Cemal Süreyya<br />
“Benim annem öldü ama” dedim.<br />
TAKINTI MI  EGO MU TAKMA KAFANA<br />
Obsesif takıntılarımızın en başında ben duygusunun karmaşık halleri bizi esir alırken, ben duygusu seni sende tutadursun, tutulma sakın sen. Takıntıların çoğaldığında takma  kafana mesela.<br />
“Çantama anahtarımı koydum mu?” diye beş kere kontrol edeceğine anahtarı koyduğun yeri aklında tut. Alt belleğine o anlık telaşına kapılmadan yaz. En iyisi kodla.  Önemli bir randevuya yetişeceksin diye arabana gazı verme, egon sana yeteri kadar gaz vermiş malum nedenlerden.  <br />
Senin egon benim egom yarışına bodoslama dalmışsın da seni gözetleyenler var ve ben seni görüyorum, biliyorum.  Üstelik uyanıyorum işe... Önceliğinde bu dalgınlık pozlarını bırak,  hayatının pozunu ver hem kendine hem de sidik yarıştırdığın öbür egolara…  “Bu yarışta kim galip kim mağlup belli değil” derken “İşin sonuna bak” diyorsun duyuyorum.<br />
“Huylu huyundan vazgeçmez” derler ya sen aksini yap...  Bir şans ver huyluna. İstersen verirsin biliyorum.<br />
Nereden mi biliyorum?<br />
“Kişi kendinden bilir işi” dememişler boşuna.<br />
NE BİLİYORUM NE ÇOK ŞEY BİLMİYORUM<br />
 Ayıptır söylemesi toplumu bilirim ama toplumdaki seni, sen anlatmazsan halini bilmem. Özelini bilemem, bilmek bilmece ile orantılı olduğunda bilirim o kareleri tamamlamayı da doktorun bildiklerini bilemem.<br />
Hal bilmekten ziyade halden anlamayı bilirim de halden anlamayanların iç dünyasını bilemem.<br />
Katıyı zalimi görgüsüzü görürüm de neden öyle olduklarını bilemem. “İcat çıkarma” dediysem sana,  “sen de uslu dur canım, yeni huylar çıkarma” derim anca sana.  Ama lakin ve illa ki bilim insanıysan icatlarını bekliyor tüm insanlık.<br />
SEV DÜNYAYI OLDUĞU GİBİ<br />
“Önce insan” diyorsak insanı sev…<br />
Yaratandan ötürü yaratılmış her canlıyı sev…<br />
En çok kimi seviyorsan onu en çok sev… İyisi mi sevmekten hiç vazgeçme.  “Sevmeyi seviyorum” dersen sevgi gelir kendiliğinden, sevildiği yere kurulur.   Bu öneriyi; not düş istersen bir yere.<br />
Yaşlıya sakata yardım et, ağlayan bir çocuğun gözündeki yaşı sil, annene sıkı sıkı sarıl…<br />
Özgecilik yap yunuslardan ibret alarak.<br />
Bırak zihinsel süreçlerini izleyen belleğini güvendiğin ellere ama  aklını kiraya verme.<br />
ŞEHİR ÇOK MU KALABALIKLAŞTI<br />
Demografik yapı hızlı nüfus artışıyla orantılı olarak artarken, “asfalyalarını arttıran trafik sıkışıklığına aldırma” diyemeyeceğim. Tam tersi bu işe çözüm isteyeceğim.<br />
İzmir’in son araba akışında akış yokken ani yollar inşa edemeyeceğine göre; o sıkışıklık anında “keşke” dememek için birkaç öneriye kulak as.<br />
Gideceğin yakın mesafelere yayan yürümeye ne dersin? Eminim sağlığına da iyi gelecektir.<br />
Bisiklet yolunda bisiklet kullanabilirsin.<br />
Velhasıl kelam vapura, metroya ve otobüse bin ve tıklım tıklım yolculuğa hazırla kendini.<br />
Elindeki yeni oyuncağımız cep telefonunu sıkı tut, yolculuğun ayakta bile olsa oylanırken, zaman işkencesinden yırtarsın hiç olmazsa.<br />
GADAR MI OLDUK<br />
Gaddar olmak vicdan duygusundan nasiplenmemiş olmakla aynı kapıya çıkıyor.<br />
Kadına karşı gaddar davranan erkeklerin ibadullah olduğu birçok yaşanmışlıkta; yaşayıp giderken biz, kadın olmanın faturasını çok ama çok ağır ödüyoruz.<br />
Dayak yememiz, ruhumuzun yaralanması, ezilmemiz ve hayatımızı bizimle beraber yaşayan karşı cinsimize göre güya yaşayarak idame etmemiz de ayrı bir yara.<br />
Katledilmelerimize ne diyeceğimi şaşırmış bir vaziyetteyim. <br />
 “Sevişerek evlenmişler” derdi eskiler.<br />
“Nasıl yani?” diye sorardım. Eskilerden bir açıklama gelirdi hemen:<br />
“Sevişerek derken severek evlenmişler”<br />
“Eskiden bir adap bir terbiye vardı da şimdi mi kalmadı” diyesim var.<br />
MANİPİLASYON DEVRİ<br />
Birileri sizi hep mi yönlendiriyor bir şeylere.<br />
Herkes bilirkişi ya, çokbilmiş!<br />
Bence en çokbilmiş o çok sevdiğimiz ve haset etmediğin tek şey, 'şeyleşmemiş şey' aşure. Her bir tadımız onda, inanmazsan bana; bir tadına bak.<br />
Beni yönlendirirken sen ve kendi fikrini dayatırken bana, “şunu yap bunu yapma,” derken sen sevilen ol ben sevilmeyen mi?<br />
Öyle yağma yok! Karşı ego, “benim de ‘egom’ var “ben de senden alası ‘ego’  var” diye iç sesinden, dış sesine seslendiriyor kendisini.<br />
Ben beni severken senin sevgine ne hacet!  Var mı?<br />
Var tabii. Algıda seçicilikte, nitel ve nicel olanda da hep var.<br />
Sevgiyle kalın çünkü sevgi hep var…<br />
 ]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/ben-mi-sen-mi/23/</link>
<pubDate>Thu, 21 Mar 2019 14:15:04 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Yaşam kalitesi istiyoruz</title>
<description><![CDATA[YEREL SEÇİMLE SEÇİLECEK BELEDİYE BAŞKANLARINDAN YAŞAM KALİTEMİZİ ARTTIRACAK ACİLİYETLERİMİZİ İSTİYORUZ<br />
 AŞ YOKSA İŞ YOKSA<br />
 KEL BAŞA ŞİMŞİR TARAK BİZİM NEYİMİZE<br />
İşsizler ve özellikle gençler,  belediye başkan adaylarının yolunu keserken gelecek kaygısındalar. Çünkü işsizler.  İşsizlik diz boyunu aşmışken, pahalılık almış başını gidiyorken gencimiz geleceğimiz bizim çocuklarımız iş arıyor ve kendilerine çare olarak ta, belediye başkan adaylarını görüyor olmalılar ki, başkan adaylarının yoluna çıkıp meramlarını anlatıyor.<br />
İşsizlik yalnız gencin değil. Emekli veyahut uzun zamandır işsiz, eli ayağı tutan ve geçim derdine düşmüş tüm insanların. Kadının ve erkeğin temel sorunu hanelerine girecek parayla olmazsa olmaz giderlerdir.<br />
İşsizlikten sebep, paranın dönme hızı kesilir ve her kesime yansır.  Dolayısıyla da esnaf kan ağlıyor, piyasada yaprak kımıldamıyor, manav kabzımal sebze meyve fiyatlarından yakınıyor, insanlarda alım gücü çok zayıf. Patlıcanı çoktan geçtim, domateste olmasa olur ama pırasa, ıspanak, karnabahar, lahana ve tüm kış sebze ve meyveleri ateş pahası. Doya doya yedik mi? Yarımşar kilo sebze alsak ne olacak?  Ekmeği daha çok yedik, katık öğrendik; o derece yani.<br />
Et süt ve tereyağı en temel besinimiz ama nerede?  Ben söyleyeyim: Vitrinlerde ve zengin evinde.<br />
Ev kira boğaz satın, faturalar ödenmiyor ve elektrik ve de varsa doğalgaz kesiliyor.  İşte o an, yaşam gerecini yitiren insan için hayat an itibarıyla duruyor.   “Ne yapacağım ben” diyen birileri var mı var…  “Oh be” diyeceğimiz ne var?   Sabır ve umut var… “Her sıkıntının sonunda ferah vardır” derdi eskiler lakin her gün arayan borçlular sizi derinden yaralıyorken borç batağından çıkma çareleri arıyor, rahat yaşamak istiyoruz insan olmanın gerekliliğinde.<br />
Üstüne üstlük bankadan kredi çektiyseniz, kredi kartları patladıysa ve bankalar sizi durmadan arıyorsa; asabınız büsbütün bozuluyor. Bu vaziyette de yaşadığımızın farkına varabilir miyiz? Yatıyorsunuz kalkıyorsunuz ‘gırtlağa kadar olan borçların’ nasıl ödeneceğini düşünüyor, uykularınız kaçıyor. Gün zaten kendini kurtarma telaşında. “Öf ya öf” dersiniz de sesinizi bir duyan olur mu?<br />
Kendi kendinize bir çıkış kapısı arıyorsunuz sıkışıp kaldığınız bu vaziyetlerinizde. Ek işte yapıyorsunuz belki ama yetmiyor, yettiremiyorsunuz zira.<br />
İş arıyorsunuz da size göre iş var mı?<br />
“Yaptıktan sonra iş çok” diyenler var ve soruyorum:<br />
“Siz verdiniz de biz hangi işi yapmadık?”<br />
Torpil geçerli işlerde. Nedir bu torpil.<br />
Pastanelerde satılan tatlıyla tuzlunun karışımı, ortası kremalı bir çörek.  İş bulan için de tanıdık ya da ona referans kişi sayesinde iş bulması olarak değerlendirilir.<br />
Dört milyon genç işsiz ve tencerenin kaynamamasından beslenmesi kıt kanaat geçime sürüklenmiş emekli yeni belediye başkanlarından umar bekliyor.<br />
Olabildiğince iş alanı ve belediyelerin hizmet alanlarında daha rahat bir hayat bekliyor insanlar.  Ulaşımı rahat ve cebimizden çıkacak olanı bizlere yıkım olmayacak türden olmalı değil mi?<br />
‘Kira derdi’ demişken nasıl kurtulacağız bu kira derdinden? Miras kalmadıkça ya da piyango vurmadıkça ev sahibi olmak hayal oluyor görünen bu gerçeklerde.<br />
Ama olsun bazen hayaller de gerçek olabiliyor, daha çok düşünmemizi ve hedeflerimize koşmamızı sağlıyor hayaller.   Gerçekleşmesi mümkün olabilecek ve gerçeğe dönüştürülecek bir hayal benimkisi. Az taksitlerle kira öder gibi ev sahibi olmak. Dar gelirli vatandaşa bu imkânı sunacak projelerle onların yüzünü güldürecek bir yuva bir mekân isteği. Olmaz mı?<br />
Olur ama nasıl?<br />
Büyükşehir belediyeleri bu iş için çareler üretirse olur…<br />
Hem de bal gibi olur…<br />
Onun için belediyelerin bir asli işi de yeniden yapılan evler değil evsizlere ev sağlama çareleri üretmektir.<br />
Bu ne olabilir?<br />
Kooperatifler kurulmalı ve kooperatif kişilerin ceplerine değil ev sahibi olmak isteyen vatandaşın cebinden çıkacağa orantılı olarak canlandırmalı.  Belediyelerin üstleneceği dar gelirlinin de ev sahibi olabileceği konutları cüzi fiyatlarla kimseleri kayırmadan kiracı olanlar tespit edilebilir. Ve kira öder gibi ev sahibi olması için çalışılsa fena mı olur?  Gelgelelim böyle bir vaat duymadık başkan adaylarından.<br />
 Seferihisar’da Yenilenebilir Enerji Kooperatifi (SEYEKO) kuruldu ve Seferihisar Belediyesi tarafından Ulamış Köyü’nde kooperatife kiralanan arazide kurulacak güneş tarlasında temiz enerji üretimi başlayacak.  Kooperatife üye kişiler hem kooperatif ortak olacak hem de elektrik masrafını minimize edecek bir projedeymiş. Sayın Tunç Soyer Başkanın da bu projeyi desteklediğini duyduk. İzmir için ne düşünülür bilemiyorum ama vardır bir hal çaresi diye düşünmeden geçemiyor insan.<br />
Kooperatifçiliğe karşı değildik ama gözümüzü korkutanlarda olmadı değil hani. Onun için ev sahibi olmak isteyen vatandaş için bir proje istiyorum sayın başkan adaylarımızdan.  Ev sahibi olmak için hazır paramız yok, banka kredisi ile ev almak için de işimiz yok. Bu durumda biz ev sahibi nasıl olabileceğiz? <br />
Bir hatırlatayım dedim.<br />
Kiracı olup işsiz vaziyetteki insanlar, şahsımda dâhil öncelikle işin getirdiği aş ve başımızı sokacağımız ev istiyor.   Devasa projeler ülkemizi güzelleştirir itirazımız yok ama gereksiz yatırımlar, şenlikler ve harcamalar “Kel başa şimşir tarak” olur.<br />
Bilmem anlatabildim mi?<br />
 ]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/yasam-kalitesi-istiyoruz/22/</link>
<pubDate>Tue, 19 Mar 2019 11:07:47 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Aşılması gereken bir duvar: Sahne kaygısı (ıı)  </title>
<description><![CDATA[Bir önceki sayıda sahne kaygısını ele almış ve bu konu üzerinde durmaya devam edeceğimi söylemiştim. Geçen sayıda temel olarak, kişilerde kaygı yaratan durumlara değinmiş, sahne kaygısını oluşturan birçok etken olduğundan söz ederek, bunların içinden “yetersizlik hissi”ni ele almış ve sahne kaygısı ile ilişkisini açıklamıştım. Ayrıca, bu durumu yenmek adına yapılabilecekler üzerinde durmuştum. Bu sayıda da sahne alan kişilerin sahne kaygısı ile başa çıkabilmelerine farklı açıdan yaklaşacağım.<br />
Kaygıyı; “Kötü bir şey olacakmış düşüncesiyle ortaya çıkan ve sebebi bilinmeyen gerginlik duygusu.” olarak tanımlamıştık Türk Dil Kurumu sözlüğündeki tanımıyla. Daha tanıma bakarak bile rahatlamak mümkün aslında. Nasıl mı? İşte bu da bir yaklaşım. “..mış gibi düşünmek” yoluyla zihnimizde yarattığımız negatif ihtimaller bütününe kaygı diyorsak eğer, biz de o negatif “mış gibi düşünme”nin  yerine, pozitif “mış” gibi düşünmeyi koyabilirsek, sihirli değneği önce kendimize ve sonra hayatımızda bizi saran her şeye dokundurmuş oluruz, öyle değil mi? Aslında yapılması gereken, önce düşünce tarzımızı değiştirmek ve basitleştirmek. İnsanoğlu ne kadar komplike yaklaşırsa olaya beyin de o derece karmaşık cevap buluyor.<br />
Kötü bir şey olacakmış düşüncesiyle sahneye çıkmak. Ya başaramazsam, ya yapamazsamlarla performans sergilemeye çalışmak. Oldukça yorucu olduğu söylerken bile yayılan enerjiden belli. Sahneye bu düşüncelerle çıkan insanlarla yapılan görüşmeler sonucunda şöyle bir sonuca ulaşılmış: kaygılandıkları konuların birçoğu gerçekleşmemiş ancak onlar kaygı ile hareket ederken bambaşka olumsuzluklara sebep olmuşlar. Yani kaygılandığınız durumun yaşanma ihtimali çok düşük. Her şeyden önce bunu beyninize anlatmanız gerekli.<br />
Sadece sahne kaygısında değil hayatımızın her anında durum böyle. Geçenlerde hava günlük güneşlikti. Bunu fırsat bilip birkaç işimi halledebilmek için evden dışarı çıktım. Fakat yaklaşık kırk beş dakika sonra hava birden bulutlarla kaplandı. Yanaklarımı ve ellerimi ısıran bir rüzgâr esmeye başladı. Ve birkaç dakika içinde de gök yarılırmışçasına bir ses çıkararak gözyaşını boşaltmaya başladı. Şimdi bu durumda, o gün hava birden bire kötüye döndü ve yağmur yağdı diye benim bir daha hava günlük güneşlik olsa da şemsiye mi taşımam gerekiyordu? Şemsiyenin ağırlığını elime, “unutmamalıyım” sorumluluğunu da zihnime yükleyerek mi dolaşmam gerekiyordu? Hatta hava birden bire soğuyabilir, ellerim üşüyebilir diye güneşe aldırmadan çantama bir de eldiveni mi yüklemem gerekiyordu? Ya da; “ben güneşe aldandım, hata yaptım” diye kendi mi mi suçlamalıyım bundan sonra?  Günlük güneşlik havada bile takrar yağmur yağacak”mış gibi” mi çıkmalıyım soğuğa; yük üstüne yükle?<br />
Elbetteki böyle bir şey yapmadım, yapmayacağım. Hatta belki siz de benzer bir durumla karşılaşsanız, eminin siz de yapmazdınız. Kendinizi öngörebildiğiniz akışa bırakır ve işinize bakardınız. Yağmur, Güneş, yaşanması gereken ne varsa… Almanız gereken önlemi alır ve yolunuza devam ederdiniz. Güneşi tadını çıkarırdınız.<br />
Sahneye çıkmayı da böyle bir şey olarak algılayabilir misiniz? Siz önleminizi alarak, tüm hazırlıklarınızı yaparak sahneye çıktıktan sonra başınıza gelme ihtimali olarak düşündüğünüz her şey çantanıza yüklediğiniz gereksiz yükünüzdür. Sizi yormaktan ve sizi yolunuzda zorlamaktan başka hiçbir işe yaramazlar. Hayatta her şey insan için. Ancak olumsuzlukların yaşanma ihtimalini düşünerek işkenceye döndürdüğümüz her adım bize negatiflikler olarak dönecektir.<br />
Bir yaşam koçu olarak size iki soru sormak istiyorum:<br />
Sahneye çıkmak üzeresiniz. Düşünün; bu güne kadar kaç performansınızda seyircinin karşısında sizi zor duruma sokan durum yaşandı? … Muhtemelen bulmakta zorlanıyorsunuz. Şimdi bu olumsuz sorunun cevabını aramayı bırakın ve sorunuzu bir de pozitif ele alın. <strong>Bugüne kadar sahnedeki başarılı performanslarımın sayısı kaç?</strong> Muhtemelen saymakta zorlanıyorsunuz. ; )      <br />
Elbetteki bir çok sorunla karşılaşmışsınızdır bu güne kadar ancak performansınızı sergilerken seyircinin bundan haberi var mıydı? Yoksa bir şekilde problemi çözmeyi başarmış mıydınız? İşte o varolan problemleri çözdüğünüz anlara odaklanın. <strong>Bunu nasıl başardınız? Hangi yönünüz bunu başarmanızı sağladı? </strong><br />
<strong>Beyne olumsuz sorular göndermek beyindeki olumsuz dosyaları açtırır. </strong>Kötü şeyler olacak düşüncesiyle kaygı hissettiğiniz anlarda o güne kadar yaşadığınız başarılı performansları aklınıza getirerek hem vücudunuzun hormon dengesini olumlu yönde değiştirirsiniz. Hem de zihniniz beyninizi programlayarak negatifliklere kendini kapatır. Ve yaşanacak olası negatif durumlarda da en pratk çözümü bulmaya odaklanır.<br />
            Sahneye çıkarken eğer bir konuda “mış gibi” düşüneceksen o da her şey çok güzel olacak”mış” gibi düşünmek olsun sevgili okur. Sadece sahne için değil hayatında attığın her adımda, elinden geleni yap, tüm önlemleri al ve  evrenin tüm enerjisinin senin yanında olmasını dile. Gerisi mi: Su akar, yolunu bulur.<br />
            Gelecek sayıda farklı bir açıdan bakışla…<br />
 ]]></description>
<author>Belma Alper Uğurlu</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/belma-alper-ugurlu/asilmasi-gereken-bir-duvar-sahne-kaygisi-ii/21/</link>
<pubDate>Mon, 18 Mar 2019 11:35:54 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Kral Metin</title>
<description><![CDATA[''Çocukluğumda kahramanlar vardı. Benim kahramanım Sait Altınordu’ydu. Topla yatar, topla kalkardım.Topla konuşur, topla düşünürdüm. Yatağımın altında kramponlu ayakkabılarım, sırtımda formalarımla uyurdum.'’<br />
<br />
1954 yılında futbol alanlarında şöhret olduktan sonra 15 yıl boyunca ‘'Türk Efsanesi'’ olarak yaşayan Metin Oktay, sözlerini şöyle sürdürüyordu:<br />
<br />
'‘Zaman su gibi akıp geçti. Gün geldi, ben gençliğin kahramanı oldum. Sonraları ise çocuklara, gençlere kahraman olacak insanlar yetişmedi.’'<br />
<br />
2 Şubat 1936’da Karşıyaka’da Çiftefırınlar Sokağı’nda dünyaya gelen Metin Oktay, ailede büyük bir coşkunun yaşanmasına yol açıyordu. Soğukkuyu İlkokulu’nda öğrenim hayatına başlayan Metin Oktay’ı, futbol topuna duyduğu sevgi buradan Alsancak Stadı’na taşımaya başlamıştı. Okumaya ne denli meraklı ve hevesli olursa olsun, meşin yuvarlak aşkı da o denli büyüktü.1951 yılıydı, Metin Oktay ortaokul 3.sınıftaydı ve okul takımına girmişti. Aynı yıl Damlacık Kulübü’ne götürüldü Metin Oktay, 2.5 lira ile ile ödüllendirilerek…<br />
<br />
Bir yıl sonra da Göztepe ve Milli Takımlar'da teknik direktörlük hayatının zirvesine çıkacak olan o dönemin futbolcusu Adnan Süvari tarafından Yün Mensucat’a aldırılır.<br />
<br />
1954 Yılında genç milli takıma çağırılır Metin Oktay ve ilk maçını Lüksemburg’a karşı oynar, iki de gol atar ama sakatlanır. Bu yüzden Avusturya maçında yeralamaz. 3. Karşılaşma ise o zamanın B.Almanyası iledir ve karşısında sonraları dünya futbolunun efsanelerinin arasına girecek bir golcü vardır, adı:Uwe Seeler. Uwe’nin iki golüne Metin Oktay bir gol ile cevap vermiş ve maç 2-1 yenilgimizle bitmiştir.<br />
<br />
1954 yılında Sami Özok tarafından İzmirspor’a götürülür Metin Oktay. İzmirspor formasını kuşandığında filelere 17 gol bırakarak ilk gol krallığı tahtına çıkışın sevincini yaşayan Metin Oktay,kendisi için artık çocukluğunun kahramanı Sait Altınordu gibi yeni bir döneme başlar.<br />
<br />
Karısı Oya Sarı’nın ‘'ya Galatasaray’a, ya İzmirspor’a’' demeleri, ayrılmaları, Galatasaray’da geçen güzel ve acı günler, daha sonra Servet Kardıçalı ile evlilik…Film artistleri ile güzel ama gizli yaşanan günler…<br />
<br />
Ama biz bunları değil de isterseniz gelin gollerini konuşalım, yazalım Metin Oktay’ın...<br />
<br />
Türkiye liglerinde 6 kez taç giydi Galatasaraylı milli futbolcu.<br />
<br />
"Gol kralı" olduğu 6 sezonda 152 maç oynadı ve 152 gol attı.<br />
<br />
‘Bir çok golünün bir sanat eseri olduğunu’' söyledim ve bunların sırrını sordum.<br />
<br />
‘'Ellerini uzat’ dedi. İki elimi uzattım, avuçlarım yere dönüktü.Ellerimi avuçlarına aldı,’'Şimdi’' dedi: ’'İstediğin eli çek,ben yakalayacağım.'’<br />
<br />
Ellerimi Metin Oktay’ın avucundan kurtaramadım.’İşte’ dedi:’Bu reflekstir bana o golleri attıran.’'<br />
<br />
Sonra '‘Bunlar işin fiziki tarafı’' deyip, Nazım Hikmet’ten bir şiir okudu.<br />
<br />
'’İşte bu şiiri bilmeyen ne top oynar, ne gitar çalar. İşin özü bu kardeşim'’ deyip boynuma sarıldı.<br />
<br />
Bir müzisyen, Tarık Öcal, bu sözlerin sahibi. Express Gazetesi’nde Galatasaray’ın Türkiye Liglerini şampiyon olarak bitirmesinden sonra yapılan bir çalışmaya; Tarık Öcal da futbol ve futbolcu olayına işin ‘Fiziki tarafı, şiir tarafından katılmış...<br />
<br />
Galatasaray`da kaptanlık yaptığı zamanlarda yazı-tura yapılacağı vakit hep '‘tura'’ derdi Metin Oktay.<br />
<br />
Onu da şöyle açıklardı hep;<br />
<br />
"Varsın Atam`ın silüeti yere değmesin!"<br />
<br />
***<br />
<br />
'‘İnsan her zaman kahraman olamaz ama insan kalabilir.'’ derler.<br />
<br />
Bu sözlere yakışan yaşam sürdürenlerden biri de Metin Oktay’dır.<br />
<br />
Yaşamı boyunca kahraman ve kral olarak gösterilmesine ve öyle olmasına karşın, insan kalabilmeyi başarmıştır Metin Oktay.<br />
<br />
Kahramanlıklarını devamlı anlatan kahramanların sonunda korkakları bile bıktıracağını bilen Metin Oktay, gerçek kahramanlar gibi cesaretini de hep şahitsiz göstermiştir.<br />
<br />
Futbola Damlacık’ta başlayan, İzmirspor’da gelişen ve Galatasaray ile ulusal takımlarda doruklara tırmanan Metin Oktay ‘'Kahraman’' olmaktan çok ‘'İnsan’' olmayı,'’Kral'’olmaktan çok '‘Adam’' olmayı bilmiş ve öyle yaşamış, öyle ölmüştür.<br />
<br />
‘De Gaulle’ündür şu söz:<br />
<br />
’'Dünyayı titreten Napolyon bundan vazgeçtiği an çökmeye başlar. İnsan hiç durmamalı yoksa çöker.’'<br />
<br />
Futbol sahalarında kaleleri titreten Metin Oktay ise bundan hiç vazgeçmedi.<br />
<br />
Krallık tacını başına taktığı günün gecesinde bile karanlıklarda çalışmasını hiç aksatmadı, geldiği yeri hiç unutmadı.<br />
<br />
Gerek futbol, gerek özel yaşamında cesur, yiğit, onurlu ve oldukça delikanlıydı.<br />
<br />
Trajedisi yazılacak bir kahraman değildi Metin Oktay...<br />
<br />
Korkakların hiçbir zaman zafer anıtı dikemeyeceklerini bilenlerdendi.<br />
<br />
Ne güzeldir Fransızların şu sözü:’İl ya fagot et fagot /Adam var,adamcık var’ Metin Oktay adam olanlardandı.<br />
<br />
***<br />
<br />
Yazıyı; "En Fenerbahçeli Spor Yazarı" İslam Çupi ile bitirelim.<br />
<br />
Çupi'ye göre; 1950’li yıllarda İnönü Stadı’nın Kapalı Tribünü’ndeki iki direk arasına sığacak kadar az olan Galatasaray taraftarı sayısının statlara sığmaz hale gelmesinde en büyük paya sahip olan adamdır Metin Oktay !<br />
İslam Çupi ölümünde şöyle yazmıştır Kral’ı:<br />
“İnsan sevgisi, insan dostluğu. Sempatikliği, sevecenliği, zerafeti, bir şeyler verme konusundaki tek taraflı yırtınışı ile bir adam sembolü, bir beşeriyet ilahı idi.<br />
Ben bu bendeki ölüme razı olurdum, keşke Metin’i yaşatabilse idi, bu ölüm…’’]]></description>
<author>Okan Yüksel</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/okan-yuksel/kral-metin/20/</link>
<pubDate>Mon, 18 Mar 2019 11:34:24 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Umut varsa herkes için var</title>
<description><![CDATA[<p>“Umut fakirin ekmeği” derdi eskiler. Yerel seçimlere odaklanmış bir gündemde umut göz kırpıyor “bekle geliyorum” der gibi.  Ardı sıra gülümsetiyor yüreğine umut düşürülmüş insan yüzünü.  Güneşin aydınlatıcı yüzüne düşmüş baharda umut vadedenlerin çoğulculuğun isteklerini göz ardı etmeden tüme varımı kucaklamaya hazır ve nazırızbiz.</p>

<p>Ya siz?</p>

<p>Amma ve lakin neler yapacağınızı geçtim, ‘neler yapılmadı’diye bir soran olur mu acaba? “Önce insan” diyen yeryüzücennetinde herkes nasiplendiği kadarına mı kaderci zihniyetle boyun eğecek!</p>

<p>Sizi tanıyan ve size ümit veren kimseler hep olmuştur, olacaktır da. Fakat umutla taşıdığınız hamallığını yaptığınız herkim ise, o sizi unutuyor, “ben neymişim” diyorsa, ‘lanet olsun’  diyor, umutlarınızı un-ufak ediyorsunuz; yine siz ve de o herkimse… Bir dahaki seçime kadar, umuda tutunan yüreğinize dokunanları bulana kadar, umut umutsuzlukla dans ediyorsa; günlerinizde karanlık gecelerinizde kalakalıyorsa, “ben yokum bu işte” demez mi insan?</p>

<p>Umutlarınız rafa kalktığında; olanlar ruh halinize, yıllarınıza, işsizliğinize, yarı aç yarı tok, yaşadıklarınızla orantılı olarak olan hayatınızın tek gerçeğinde kuruluyor. Fakir fukara geçim derdindeyken aklıselim duygularınızın gittiğine tanıklık ederken siz, günü kurtarma telaşıyla neler olduğunun farkına varamıyorsunuz çok zaman.</p>

<p>“Pazara kadar değil mezara kadar” dediğiniz birliktelikler çöküyor yoksulluğun acıtan yüzünde. Öte yandan yüzsüzlerin, yağcıların çoğaldığı günlerde “bir lokma bir hırka” deseniz de ne aklınız ne de bedeniniz istirahat edemiyor, günlük yaşam gailesi yakanıza yapışmış bir kere.</p>

<p>Elektrik faturası, kira derdi,  aç kalmamak için çabalarken siz, ‘istihdam’ denen inşayı ilan edenler sizin vaziyetinizden haberdar mı?</p>

<p>Sanmıyorum…</p>

<p>Şimdi kentimize başkan olabilecek belediye başkan adaylarına ulaşabiliyoruz. </p>

<p>Ya sonra?  </p>

<p>Bizim oyumuzla seçilmiş belediye başkanımız, bizi tanıyacak mı ve kendilerine ulaşabilecek miyiz?</p>

<p>Bekleyip göreceğiz.</p>

<p>Tıpkı hayatın realitesinde günümüzü gördüğümüz üzere. Pazara çıkardık eskiden, Pazar arabası tıklım tıklım dolardı, ya şimdi? File dolmuyor, patates soğanla da olmuyor. Mevsim sebzeleri, meyvelerine bak geç en iyisi bu mu? Karnın doymasa da gözün doysun.  Canın çekerse de canına okuyanların canına okuyamadan bir ah çek. Var mı başka çaren,  yok işte yok! Peki, bu vaziyeti sineye çekerken ben, sen ve o, “Yoksulluğun gözü kör olsun” diyerek halimizi kabullenecek miyiz? </p>

<p>Elbette ki hayır.</p>

<p>Daha çok iş, daha çok istihdam ve sosyal refah isteyeceğiz.</p>

<p>Kimden?</p>

<p>Bizim oyumuzla seçilmiş başkanlarımızdan. </p>

<p>“Ek iş yap” diyenler oluyor belki size. Bulsam yapacağım da nerede… Pazarcılık ek iş bazı çaresizlikte çare arayan işsize. Maydanoz sat, roka tere… Onlarda pahalı arkadaş, üreticiden tüketiciye ulaşması sermaye gerektiriyor. Bende metelik yokken nasıl olacak bu iş? Meşhur sosyete pazarına çık, gıdadan çok giysi alıyor pazara gelenler.</p>

<p>İade edilmek üzere kıyafet alıyorsunuz, o da ne PAZAR yer ücretleri uçmuş. Ne olacak diye düşünürken ve karanlık çökerken siz,  pazarın girişindeki yere o borç aldığınız ürünleri bir örtü üzerine seriveriyorsunuz yerlere.  Sizin gibi onlarca kıyafet satıcısı var orada. Bir liraya pantolonlar, gömlekleribadullah. “Bu ne ya” diyorsunuz.  Zabıta oralardan gittiyse;bedava yer kavgasına hazır olun. Ayrıca kirası olmayan yerdeki benim yerim senin yerin dövüşü cabası. Kadın kadına kavga, erkek kadına git buradan söylemleri hata “şiddetin fiziksel hali başlıyor sayın ahali” der gibi gibi.</p>

<p>Gibisi çok… </p>

<p>Onun için şehircilik, kültürel endüstri ile çözülecek yoksullukta insan için gerekli olana; minimum kalori miktarını da hesap etmeli seçtiğimiz belediye başkanları. Bundan mağda değişmezleri değiştirmek için kolları sıvayanların yaptıkları havada kalmasın, hayallerimiz umuda dönüşsün ki umut baharında yeniden yeşerelim.</p>

<p>Enformel işlerde (kayıt dışı işler) çalışmak yerine beşeri sermeye ile artan bir olguda tarım ve sanayi toplumundaki refahı yakalamak vatandaş olarak hakkımızsa; istiyoruz ferah yaşamı.</p>

<p>Madem gündemimiz yerel seçim, bizim gündemimiz umutla; ilmek ilmek örülmüş bir sabırla olan bekleyişteki umuttaysa;umudumuzu kırmayın.  Kaldı ki, biz sana sahip çıkarken oyumuzla, siz de bize sahip çıkın ki hep beraber görelim umudun mavisini…</p>

<p>Dolayısıyla belirtmeden geçemeyeceğim Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki fizyolojik ihtiyaçlar, kişinin sahip olduğu temel ihtiyaçlardır. Bunların en başında geleni yeme içme barınma, nefes alma, uyuma ihtiyaçlarıdır.</p>

<p>İş aş için para lazım, bunun için de önce iş lazım insana.</p>

<p>Yani canın canda kalabilmesi için bu Maslow’un ihtiyaçlar teorisinin doğruluğu bir kez daha insana bakınca görünen bir görüngüde ve bu yüzden sen varsan ben de varım.<a name="_GoBack"></a> Umut varsa hepimiz için var…</p>

<p> </p>
]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/umut-varsa-herkes-icin-var/18/</link>
<pubDate>Sat, 16 Mar 2019 20:40:31 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Tunç Soyer  ve Dr. Cemil Tugay</title>
<description><![CDATA[Her yurttaşın doğal üyesi olduğu kent İzmir… Terk edilen değil, yaşayan ve yaşanan şehir İzmir…<br />
Planlama-Tarım-Turizm- Dünya Kenti ve üstüne sanat ve de sanatçı kenti İzmir…<br />
Sokakları denize çıkan, balkonlarında sardunyalarla coşan gevreği, boyozu ve Kordon Boyuyla çevre ilçeleri; Dikili, Çeşme ilçesi, Urla’sı, Foça’sı, Seferhisar’ı, Karaburun’u,  Aliağa ve Şakran da yazın sıcağında denize koşan İzmir, insanlarıyla kültürüyle İzmir.<br />
Tarihi Agorası, Varyantın çıkılası yolu ve manzarası, Konak’ın saat kulesi, Kızlar ağasına çıkan Kemeraltı çarşısı, Bornova’nın tarihi dokusu, üniversite kampüsü, Buca’nın evleri, yeşil alanları, Mithat Paşa Caddesi ve tarihi asansörü, Karşıyaka  sahili, Karşıyaka Spor Kulübünün “Kaf Kaf”  diyen taraftarı, Sanayici ve İş adamı Selçuk Yaşar’ın katkıları, Bayraklının Smirna’sı ve  İzmir Enternasyonal Fuarı  ve de daha çok sayabileceğimiz İzmir’i İzmir yapan; Kent Sosyolojisinde Neolitik döneme de imzasını atmış  şehrimiz İzmir…<br />
Bildim bileli CHP’lidir İzmir…  Mustafa Kemal Atatürk’ümüz annesi de İzmir Karşıyaka’da yatar… İzmirliye emanettir Zübeyde Ana…<br />
İnsan için güzel bir gelecek… Kenti yaşanılır kılan öğeler ve  İzmirli için  neden CHP?<br />
CHP iyi hoşta birbirlerini mi çekemiyorlar bu partililer? Bir de küskünler var ve DSP’ye geçiyor kimi CHP’LİLER niçin? Bir de eleştiri dozu ayarlanamıyor mu onlar için?<br />
 CHP’yi zaman zaman eleştirebiliriz. Demokratik ortamlarda eleştirmek, daha güzeli bulmak için eleştiri dozunda olunca olmazsa olmazımız fakat eleştiriyi açık arama  şekline yerleştirirsek, bu durumdaki eleştiri ‘eleştiri’  olmaz, olmamalı da. Kaldı ki, CHP gibi köklü bir partinin içinde son derece aydın ve sosyal demokrasi kavramıyla yoğrulmuş, yetişmiş pek çok partili ve partiye hizmet etmiş değerlerimiz var.<br />
CHP’yi CHP yapan birçok aydınımızın emeklerini görmezden gelmeden, parti terbiyesi ve parti disiplinini göz ardı etmeden ‘şimdi CHP de birlik zamanı’ demeleri gerekiyor.<br />
 CHP’nin kalesi İzmir ve CHP’ye yakışan Belediye Başkan adayı Tunç Soyer.<br />
Duymayan kalmasın… Kent Sosyolojisinden, hukuktan ve yaptıkları ile Seferihisar İlçemizi dünya âleme tanıtan Seferihisar Belediye başkanı Tunç Soyer, bu kez, CHP  İzmir Büyük Şehir Belediye Başkanı adayı.<br />
Gözümle gördüğüm Seferihisar da; tarımcılık dirilmiş, kadın girişimcilere olanak sağlanmış, yollar tertemiz ve Sığacık daha bir güzelleşmiş… Tüketiciden üreticiye giden yol burada açılmış vaziyette.<br />
Nazım Hikmet’in dediği gibi her şey güzel olacak çocuklar… Ve güzel de olmuş her şey Seferihisar ilçemizde. İzmir de de olacak şüphem yok…<br />
Üstelik Tunç Soyer’in müthiş İzmir projeleri var…<br />
İnsan için İzmirli için kentin refahı için müthiş projeler Tunç Soyer’den.<br />
CHP’nin Büyük Şehir Belediye Başkan Adayı Tunç Soyer, iyi yetişmiş bir aydınımız.  İzmir’in ilçesi  Seferhisar Beldesinde; başkanlık yaptığı  iki dönemde, küçük beldemize kattığı artı değerlerde,   Seferihisar’ın ismini  dünya çapında duyurmasıyla ünlenen ve yükselen bir değerimizdir.<br />
Gelelim Tunç Soyer’in İzmir Büyük Şehir Belediye Başkanı olması durumundaki projelerine:<br />
Soyer, başkan olması halinde belediye kadrosunda ciddi yenilenme yapılacağı iddialarına ilişkin "Genel Sekreterden başlayarak temizlik işlerinde çalışan işçilere kadar kimseye dokunmayacağız. Birlikte çalışacağız. Kimsenin şüphesi olmasın” dedi.<br />
Soyer, İzmir'in temel sorunlarından biri olan katı atık bertaraf tesisinin çözümü için Avrupa'daki örnekleri işaret etti. Soyer, "Vatandaşın kaygıları var yerle ilgili. Dünyada örnekleri var. Londra'da merkezde katı atık bertaraf tesisi var. Viyana'da kentin içinde var.  <br />
BAŞARILI ÖĞRENCİLERE ULAŞIMDA ÖZEL İNDİRİM<br />
Kentte deniz ulaşımına dönük hamleler yapacaklarını söyleyen Soyer, iskele sayısını artıracaklarını ve başarılı öğrencilere özel indirimler uygulayacaklarını anlattı.<br />
SPOR KULÜPLERİNE SAHİP ÇIKACAĞIZ, KÜLTÜR SANATIN BAŞKENTİ OLACAĞIZ<br />
İzmir'in kültür başkenti haline geleceğini söyleyen Soyer, şunları kaydetti:<br />
İzmir'i dünyanın en çok mavi bayraklı plajına sahip olan kent yapacağız. İzmir'in asırlık tüm spor kulüplerine sahip çıkacağız. Dünyada yapılan ne kadar şampiyona varsa hepsine ev sahibi olmaya talip olacağız. Hayvan dostlarımızın yaşam koşullarını iyileştirmek de bizim asli görevimiz. Seferihisar'da yaptık. İzmir Kültür başkenti olacak. Bu mümkün, dolasıyla bunu yapacağız. İzmir'de yetişmiş sanatçı kadroları çok. Bütün bunların genç nesillerin önünü açacağız. Türkiye müzik ve sinema İstanbul'da çok tıkanmış durumda. Bir sinema filmi İzmir'de çekildiğinde herkes çok mutlu oluyor. Hayat kolay, çok daha doğa alanı var. Biz bunu sağlayacağız.<br />
'FLAMİNGOLARIN DA BAŞKANI OLACAĞIZ'<br />
Çok büyük bir risk mutlaka doğayla uyumlu bir kent yaratmalıyız. En büyük eksikliğimiz doğayı o kurgunun dışında tutmak. Mutlaka kentin doğasına sahip çıkılmalıdır. Geçen gün kentin üzerinde bir 2 saat boyunca helikopterle dolaşıp tespitler yaptık, kentin rahatsız eden unsurlarla ilgili… Helikopterin havalandığında hemen Kuş Cenneti’ni gördük. En çok flamingolar ürüyor. Binlerce flamingolar ürüyor. İçinde flamingolar üreyen tek kent İzmir’dir. Bu hala çok temiz bir doğaya sahibiz demek oluyor. Biz sadece bize oy verenlerin değil, flamingoların da başkanı olacağız.<br />
KARŞIYAKA İÇİN DR. CEMİL TUGAY<br />
Doktor kimliği ve parti içi çalışmalarıyla Cemil Tugay, yükselen bir değerimiz Karşıyaka’da CHP Karşıyaka Belediye Başkanı adayı.<br />
Tugay, Karşıyaka’da yaşıyor ve İzmirli… Sokaklarımızı ve sorunlarımızı iyi biliyor. “KAF KAF SİNSİN KAFSİNKAFSİN KAF” diye bağıran Karşıyaka Çarşısını iyi tanıyor. Hal bilmekten mağda halden anlıyor çünkü içimizden biri.<br />
Doktor kimliği ile insanın en değerli varlık olmasının gerekliliğinde Tugay’ı ‘doktor insan’ ve her şey insan için dedirten bir görüngüde. Dr. Cemil Tugay’ın tertemiz aydınlık yüzü ve geçmişi  Karşıyaka’ya umut veriyor. Karşıyaka Stadı için söz verdiriyor. Umut varsa Karşıyaka var sloganı da başkan adayı Dr. Cemil Tugay’la özdeşleşmiş…<br />
Velhasıl kelam Tunç Soyer ve Cemil Tugay birlikte çalışacak iki değerli isim CHP adaylarından. Yolları açık olsun… ]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/tunc-soyer-ve-dr-cemil-tugay/17/</link>
<pubDate>Wed, 13 Mar 2019 13:35:53 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Efkârı-Umumiye</title>
<description><![CDATA[“Efkârı-umumiye” demişken ‘nereden çıktı bu kelam’ diye sorduğunuzu duyar gibiyim.<br />
 Açıklayayım:(Çoğunluğun kanaatleri anlamına gelmektedir.)<br />
Biriktirdiklerimden çıktı… Eski güzelliklerden, insanın iyisinden velhasılıkelam cebimden çıktı. Rahmetli sinema sanatçısı Sadri Alışık’ın oynadığı bizi kırıp geçiren bir o kadar da düşündüren ‘Pantolon Bankası’ filmine gitti anılarım. Bizim kuşak o filmleri,  kapalı ve açık sinema kültürünü iyi bilir. Şimdinin zamanındaki gençler biliyor mu bilmem. Ama ve lakin öğretmek lazım, bildirmek elzem diye düşünüyorum.<br />
O zaman bu zamandan bakınca; çoğunluğun kanaatleri katıksız sevgiden geçiyordu. Mizah anlayışı toplumun her kesimine hitap ediyordu. TRT’ de gösterilen ‘seksenler dizisi’ örneğindeki gibi. Komşuluk hakkı, saygı ve kahramanların gözünden gönlümüze süzülen yaşanmışlıklar… Hem eğlendiriyor, hem de yaşadığımız o döneme ait bilgilendirirken de düşündürüyor şimdi.<br />
KADIN İNSANA ŞİDDET DOĞADAKİ DOSTLARA ŞİDDET<br />
Şiddeti yıllardır konuşuyor, üzerine üzerine mi gidiyoruz? Bu hal bu gidişat; tartışılır da şiddeti bitirmek için çareler aranmaz mı? İnsanı temel alan bu olgunun sosyolojik ve psikolojik yapısını incelemeden araştırmadan bu derde deva bulunmaz ki… Şiddet ve türevlerini yok etmenin en önemli öğelerini hayata geçirmek için kolları sıvamanın vakti çoktan geldi,  şiddet geçmeyecek yaramız olmamalı. Yetti hem de canımıza yetti yok edilmek çünkü. Yok sayılmak ayrı bir makale konusu ama  cam tavana toslamayan nadir kadınlar vardır şüphe duymadan biliyorum. Nereden mi biliyorum… Hemen açıklayayım, ben de bir kadın insanım çünkü. <br />
 Şiddet ve kadın cinayetleri tırmanmışken; ‘Cinnet mi geçiriyoruz’?<br />
Keza hayvanlara şiddet uygulayan kimseler de var ve haince.   Ahım var o insafsızlara…  İnsana ve hayvana yapılan her türlü şiddette psikolojik unsurlar ‘kabak gibi’ ortada. Doğadaki hayvandan ne istiyorsun a zalim… O ağzı var, konuşması yok hayvandan insan olduğun için değerlisin de o senden daha az mı değerli?  Bu dünyadaki tek yaşam hakkı senin mi?<br />
Yapma etme eyleme ile bu iş çözülmez.  Bu gibilerinin ruhsal tedaviden geçmesi, dünü; hatta yaşadıklarının krokisi çıkmalı ki anca iyileşsinler.  Nasrettin Hocanın meşhur sözüyle: ‘Testi kırılmadan’.<br />
KÜFLENMEK<br />
Küf kötü kokar, küf kokusu rutubeti çağrıştırıyor, nitekim yüzeyde birikmiş suyun sürekli durması küfü oluşturuyor. Veyahut ta havayla temas eden yiyeceklerde, sandıklarımızda bazı mikroorganizmaların oluşturduklarıyla küf oluşabilir. Ekmeklerimiz uzun süre durunca küfleniyor, yemeklerimize kullandığımız lezzet unsurumuz salçalarımızın hemen üstü küfleniyor.  Mamafih küfle arkadaş olmuş  ‘küflü peynirimiz’ var. Ne derece güvenilir? Bilenlere sormak, tüketicinin işi, aydınlatmak ve bilgilendirmekte üreticinin işi değil mi ama.<br />
 “Nereye baksam küf kokuyor” derken etrafa bak diyen birileri var mı var…<br />
 ‘Maviküf’ diye bir tabiri vardır eskilerin.  O küf, hayata can verenleri yok eder maazallah. Şahsıma münhasır tespitimde;  spesifik açıdan bakınca “yazmaya yazmaya küflendim mi?” derken çıka geldi bendeki ben… Hem de tam bir  ‘maviküf’ olacakken ben, yetişti imdadıma şu bendeki ben... Bu vesileyle bana sizlerin huzurunda yazma yetisini yeniden kazandıran; kendi aklıma ve fikrime ve tüm okurlarıma teşekkürlerimi bir borç bilir, her birinizi sevgiyle ördüğümüz somutlaşmada kucaklarım.   Ne diyorsunuz bu işe? Ben merkezli olmama sözüyle sadece ben olamayan bir dünyada biz olup çoğalalım mı?<br />
 ]]></description>
<author>Şadıman Şenbalkan</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/sadiman-senbalkan/efk-ri-umumiye/15/</link>
<pubDate>Fri, 08 Mar 2019 13:59:51 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Böyle yiğit görülmemiştir</title>
<description><![CDATA[Bakmayın Örnekköy’de doğduğuna. <br />
Kökü; Rize’de Çamlıhemşin’dedir.<br />
Yaşını doldurur doldurmaz yalnız yaşayan babaannesine -büyüyünce yoldaşlık yapsın- diye yiğidin harman olduğu yerlerden Çamlıhemşin’e götürülür. Babaannesinin büyüttüğü yiğidin adı Sedat’tır.<br />
 <br />
Yaylada büyüyen Sedat 12 yaşında İzmir’e getirilir ve doğduğu semtin amatör kulübü Örnekköy’de, Mustafa Ardalı’nın hocalığında futbola başlar. 14 yaşında Örnekköy’de forma kuşanan Sedat, 19 yaşında Karşıyaka’ya transfer olur. Bir yıl sonra da Teke Mehmet ile takas edilerek Altınordu’ya verilir.<br />
 <br />
***<br />
 <br />
Karadeniz’in bu hırçın delikanlısı, Altınordu’da kiralık oynama dönemini yaşarken 12 Eylül faşizminin kalleşliği ile karşılaşır.<br />
 <br />
Gençliğinde ulus ve ülke sevgisine dayanan delikanlılığı, yaptığı bir eylemden ötürü aldığı 5 yıl 7 aylık hapis cezası onanmıştır. Yakalanır ve 3 yıl yatmak üzere Malatya E tipi Cezaevi’ne girer. Girer girmesine de Nazım Baba’nın şu dizelerini haykırarak girer;<br />
 <br />
“İçeride gülü bahçeyi düşünmek fena/dağları deryaları düşünmek iyi/durup dinlenmeden okumayı yazmayı/bir de dokumacılığı tavsiye derim sana/bir de ayna dökmeyi/yani içeride on yıl on beş yıl/daha da fazlası hatta/geçirilmez değil/geçirilir/kararmasın yeter ki/ sol memenin altındaki cevahir!”<br />
 <br />
***<br />
 <br />
Çamlıhemşinli çocuk, Örnekköy’lü delikanlı için artık bir üniversite gibidir Malatya hapishanesi. Edebiyat okur, şiir okur, spor okur, futbol okur…<br />
Bir gece uyumak için yatağına uzandığında güvercinler görür gökyüzünden akın akın gelip mapushaneye dolan. Kaldırır koğuş arkadaşlarını; “bakın” der sanki bizler için yazmış Ülkü Tamer şu dizeleri:<br />
 <br />
“Gelip kondu bir güvercin/Ellerine o gece/Kırmızı bir çelenk oldu/Bileğinde kelepçe.”<br />
 <br />
Gardiyanlar durumu cezaevi müdürüne ilettiklerinde babacan ve deneyimli müdür; “İnanmayın siz” dedi; “Ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum futbolcu” diye uydurulan söze! Ben Metin Oktay’ın Galatasaray Lisesi önünde Deniz Gezmiş ve arkadaşları için başlatılan özgürlük kampanyasına imza topladığını gördüm. Galatasaray’da bir futbolcu vardı; adı Metin Kurt, lakabı Spartaküs’dü. Yazın bir köşeye! Bu delikanlı da özgürlüğüne kavuştuktan sonra çok iyi bir futbolcu ve hoca olacaktır!”<br />
 <br />
***<br />
 <br />
Mapushaneler; Türkiye’nin siyasi hayatında olduğu kadar kültüründe ve özellikle şiirde önemli yer tutar. Artık okumakla yetinmez Sedat, yazmaya da başlar. Ve Atina’da Kültür Bakanlığı’nın destekleriyle düzenlenen yarışmaya gönderir şiirini.<br />
 <br />
Jüri üyeleri şaşkındır, çünkü zarfın üzerinde “görülmüştür” damgası vardır. Özgeçmişinde de “futbolcu”olduğu yazılıdır Sedat’ın. Ama sırf bu nedenlerle değil, “devrimci tavrı ve güzel yazılmış bir şiir” olduğu için “Jüri Özel Ödülü” verilir Sedat’a…<br />
“O soğuk,karlı kış gecelerinde/Aşksız,ışıksız yorgun ama kararlı/O buz gibi silahın namlusuna yaslanıp/Ağaç kovuklarında/Sevgili bekler gibi/Düşman beklemeyi/Bilir misin sen bir tanem/yada/Haziran sıcağında/Susuzluktan kuruyup çatlayan dudaklarıyla/Keskin kayalıklı/Sarp yamaçlı dağlardan/Yâre gider gibi/Emperyalist kurşunların üstüne gitmeyi/Bilir misin sen bir tanem/Yada/Beyaz gelinlik giyemeden/Kızıla bürünenleri/Sevdiğine sarılamadan/Silahına sarılıp düşenleri/Ve özgürlük üstüne söylenen/Türküleri/ BİLİR MİSİN SEN BİR TANEM?” Malatya hapisliğinin ödüllü şiiridir artık…<br />
 <br />
***<br />
 <br />
Üç yıllık cezaevi günlerinden sonra 19 aylık askerlik görevini de bitiren Sedat’ı yeşil sahalar ve meşin yuvarlak beklemektedir.<br />
 <br />
3.Lig’deki Karşıyaka’da oynamaya başlar. Ünlü antrenör Branko Stankoviç, A Takım’a almıştır Sedat’ı.1989-90 sezonunda Seyit Mehmet Özkan’ın genel kaptanlığını yaptığı Bucaspor’a transfer olan Sedat, aralıksız altı yıl kaptanlık pazubendini taktığı için “Kaptan” olarak ünlenir. Bucaspor’da 1995’te jübilesini yapan Sedat, meşin yuvarlaktan bir türlü kopamaz Fethiyespor, Altınordu ve Çiğli Belediyespor’da; birer yıl daha futbol oynar.<br />
 <br />
Futbolculuğu tamamen bırakan Sedat Bucaspor’da genel kaptanlık, Akademi’de genel kaptanlık yapar ve Seyit Mehmet Özkan’ın önderliğindeki Altınordu’da göreve başlar.<br />
 <br />
Hayata bakış açısından; emeğe ve alın terine duyduğu saygı gereği Altınordu’da “kesinlikle bir devrim yaratılacağına” inanır.<br />
 <br />
***<br />
 <br />
UEFA Pro lisanslı, Çamlıhemşinli çocuk, Örnekköy’lü delikanlı, Karşıyaka’lı, Bucaspor’lu, Altınordu’lu yiğit Sedat Gündoğdu gibi -meşin yuvarlağın namus işçisi ile aynı gökyüzü altında yaşayanlar- gibi ben de şöyle sesleniyorum; “Böyle yiğit görülmemiştir!"]]></description>
<author>Okan Yüksel</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/okan-yuksel/boyle-yigit-gorulmemistir/12/</link>
<pubDate>Mon, 25 Feb 2019 10:10:21 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Sahne kaygısı </title>
<description><![CDATA[Kötü bir şey olacakmış düşüncesiyle ortaya çıkan ve sebebi bilinmeyen gerginlik duygusu. Türk Dil Kurumu sözlüğünde kaygının tam olarak tanımı bu. Kaygı, herkesin farklı alanlarda yaşadığı bir duygusal durum. Günlük hayatımızda basit bir konuşma yaparken bile kaygılanan çok sayıda insan var. Tek başına yola çıkmak, bir sınava girmek, bir iş başvurusunda bulunmak gibi bir çok sebep kaygıyı ortaya çıkarabilir. Sahne alan kişiler için ise sahne kaygısı kişiye en rahatsızlık veren, en çok hata yaptıran, en çok arayışa sürükleyen konu olarak ön plâna çıkmaktadır.<br />
Bir şarkıcı, bir müzisyen ya da bir tiyatrocu sahne kaygısı hissettiğinde neler yaşar?<br />
Yaptığım koçluk çalışmalarında belirlediğim üzere artan kaygı durumu ile birlikte kişide en belirgin olarak ortaya çıkan duygu durumu; <strong>yetersizlik</strong> <strong>hissi</strong>. Sahneye çıkacak bir kişi için de yetersiz olduğunu ya da farklı bir deyişle programa yeterince hazır olmadığını düşünmek kaygıyı artıran bir sebep. Ya da tersinir bakış açısıyla kaygı düzeyi arttıkça yetersizlik hissi de artmakta. Peki kaygıyı yenmenin basamaklarından biri olan yetersizlik hissi ile başa çıkabilme becerisi nasıl geliştirilebilir? Bir yaşam koçu olarak bu konuyu ele aldığımda, kişilerin yetersizlik hissine kapılmasının kimi zaman açıklanabilir sebepleri bulunduğunu ve kaygı durumunu yenmek için öncelikle bu sebeplere çözüm bulmanın gerektiğini, kimi zaman da kişilerin son derece basit eksikleri bile büyüterek bu hissin girdabına kapıldıklarını görüyorum.<br />
Bir koç, kişiye doğru ve sihirli soruları sorarak onun doğru cevapları bulmasını sağlar. Öncelikle yapılması gereken kişinin niçin yetersiz hissettiğini bulmaya çalışmak olmalıdır. Çünkü hepimiz yaradılışımız gereği bireysel farklılıklara sahip olduğumuz gibi, yetiştiğimiz ortamlardan dolayı da davranış ve duygu farklılıklarına sahibiz. Bu da bizim olaylara bakış açımızı, yaklaşım şeklimizi, direnç düzeyimizi değiştirmektedir. Bir kişinin başa çıkabildiği durumla, bir başka kişinin başa çıkamaması son derece normaldir bu yüzden. Kişileri farklılıklarına göre ele almak en doğru çözüme ulaşmayı sağlar.<br />
Siz de sahne kaygısı hissedenlerden misiniz?<br />
Cevabınız “evet” ise, kendinize şu soruyu sormalısınız. “Niçin böyle hissediyorum?” Yeterince hazırlanmamak bu kaygıyı hissetmenizin sebeplerinden biri olabilir. Böyle bir durumda yapılacak şey oldukça basit görünüyor: daha plânlı, daha disiplinli, belki daha iyi bir ekiple hazırlanmak. Bu şekilde kattettiğiniz bir hazırlık süreci kaygınızı azaltmanızı sağlayacak yollardan biri. Elbette bir çırpıda söyleniveren bu cümleyi gerçek kılmak için, aşmanız gereken yeni sorunlar karşınıza çıktı bu sorgulama sonucunda. Öyle değil mi?<br />
Daha plânlı olmaktan bahsediyorsunuz ancak planlı olmamı engelleyen bir hayatın içindeyim. Plânsızca yaşamak zorunda kaldığım o kadar çok an var ki. Nasıl plân yapabilirim?<br />
Disiplin mi dediniz? Ben disiplinli olsam da ekibimdeki disiplinsizlik benim disiplinimi de bozabiliyor. Disiplini nasıl sağlayabilirim ki?<br />
Daha iyi bir ekiple hazırlanmak? Ekip değiştirmek kolay mı? Bu nasıl olacak?<br />
Her türlü soruna, her türlü sorunla karşılık veren bir beyne sahibiz çoğumuz. Sorunları aşmak için bulmanız gereken çözüm yolları aslında ellerinizde. Önemli olan doğru şekilde düşünebilmek. Emin olun ki kendinize dayanak olarak sunduğunuz her türlü sorunu aşacak bir cevap var.<br />
Sahneye çıkmak için yeterince hazırsınız diyelim. Harika bir ekiple son derece kaliteli çalışmalar yaptınız. Herkes işini mükemmel yapıyor. Buna siz de dahil. Ama yine sahne kaygısı hissediyorsunuz. Peki, durum böyleyse ne yapacağım, diyorsanız; sanırım içinizde bir yerde yatan mükemmeliyetçi çocuğa ulaşmanın ve ona biraz oyun oynatmanın zamanı gelmiş demektir. Çünkü belli ki o çocuk size hata yapma şansı bırakmıyor.<br />
Sahneye çıkan bir kişi olarak söyleyeceğin sözleri unutsan da, yanlış yerde yanlış bir figür sergilesen de, şarkının sözlerine doğru anda giremesen de ya da daha aklına gelebilecek ve buraya yazmaya yetemeyecek kadar çok ihtimalden birini ya da birkaçını gerçekleştirsen de seyirci bunu daima affeder. Hatalarına en çok sen takılırsın. Mükemmelliyetçi olmaktan vazgeçerek doğal olmak harika bir çözümdür örneğin. Yapılan hataları esprili bir iki cümle ya da hareketle geçiştirebilmek için yapman gerekenleri fark etmek için kafa yorabilir, bunun üzerinde çalışabilirsin. Bu; üzerindeki pek çok yükü alarak seni hafifletebilir. Ancak; herhangi bir hata yapma ihtimalini düşünerek stres yaşamak, fiziksel ve psikolojik olarak vücudun dengesini bozmak, belki de bu kaygı durumundan dolayı bir çok kişi ile sorun yaşamak, oldukça ağır sonuçlar doğurabilir.<br />
            Hayatın, cebine koyman için sana sunulan seçeneklerin içinden seçtiklerinle ağırlaşabilir ya da bu yolu kuş gibi hafif ceplerinle daha rahat yürüyebilirsin. Seçim senin.<br />
            Sahne kaygısını oluşturan sebeplerden bir tanesinin üzerinde durmaya çalıştım bu sayıda. Bir dahaki sayıda farklı bir açıdan ele alacağım konuyu. Seni anlatan durum acaba nerede gizli? Senin çözümün acaba ne olabilir? Unutma ki duygularına hükmetmek ve hayatını kolaylaştırmak senin elinde.]]></description>
<author>Belma Alper Uğurlu</author>
<link>https://www.imbathaber.com/yazarlar/belma-alper-ugurlu/sahne-kaygisi/10/</link>
<pubDate>Mon, 25 Feb 2019 10:02:20 +0300</pubDate>
</item></channel>
</rss>